Son Haberler

A+ A-

Ortaçağ'ın palasından Gezi'nin Rönesansına

Umberto Eco'nun 'Yeni Bir Ortaçağ’a Doğru' başlıklı denemesi yaşadığımız günlere bakarak bir kez daha düşündürdü beni. Eco, denemesine şu satırlarla giriyor: 'Son zamanlarda, üstelik birçok kesimde, yaşadığımız çağdan sanki yeni bir ortaçağmış gibi söz edilmeye başlandı. Sorun, bunun bir kehanet mi, yoksa bir saptamayı mı dile getirdiği.'
Yayınlanma tarihi: 09 Ağustos 2013 Cuma, 13:25

Andığım deneme yazısını kırk yıl önce, 1972’de kaleme almış Eco. Anımsadığımca o yıllarda bizde böyle bir tartışma yoktu. Yanılmıyorsam 1980’lerden sonra, özellikle 1990’larda yoğunlaştı deyişin kullanımı Türkiye’de, son on yıldan bu yana ise giderek orta malı söyleme dönüştü. Ancak Niyazi Berkes’in yönelttiği “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?” (Son basımı: Cumhuriyet Kitapları, 1997) sorusunun, bizi zaten böylesi bir kavramla yüzleştirmesi gerekeceği de kestirilebilir tabii.

Ayrıca Berkes’in yaklaşık elli yıl önce sorduğu da düşünülürse bunu, kabaca çeyrek bin yıldır kendi Rönesansımıza dönük arayış içinde olduğumuz öne sürülebilir pekâlâ. Demek ki biz 1789’un ardından toplumca böyle bir soruyla, bunun yol açtığı sonuçlar dizisiyle sürekli yüzleşmek durumunda kalmışız. Bu, bizim dünya toplumuyla daha o çağda içli dışlı olduğumuzu da ele veriyor aynı zamanda.
Eco’ya göre, “’karanlık Ortaçağ’ın bu kadar ‘karanlık’ görülmesinin tek nedeni, ruhban sınıfına karşı gösterilen haklı tepki…” ile “Rönesans’ın büyüsüne kapılarak yazılmış bazı kültür kitaplarının Ortaçağ kavramına getirdiği olumsuz hava…” (19,16) Çünkü “iyi bir Ortaçağ yap(abilmek)” için, “alternatif ortaçağ tasarısı”nı iyi kurmak gerekiyor. İşte Eco, denemesinde buna sağlam gerekçeler getirebilmek amacıyla parlak bir metin çıkarıyor ortaya.
Sözcüğü deşerek işe giren yazar, bunun iki farklı dönemi nitelediğini söyleyip Batı Roma’nın yıkılışından 1000 yılına kadarki sürenin “bir bunalım, bir çöküş dönemi” olduğunu ancak 1000 yılından sonra Hümanizm dönemine dek ise çağın Rönesans’ı emzirdiğini, bunun “bir gelişme, serpilme dönemi” olduğunu vurguluyor. Gelin bu tasarımın ayrıntılarına bakalım.

YENİ ORTAÇAĞ; KOZASINDA YENİ BİR RÖNESANS…

Umberto Eco, sanki Gülün Adı’nı örüntülüyormuş gibi, kimi yazarların verdiği örneklere de dayanarak söz konusu Ortaçağ tasarımını adım adım işliyor Günlük Yaşamdan Sanata (Günlük Yaşamdan Sanata, Çev.: Kemal Atakay, Can, 2012) adlı yapıtında. Ortaçağ algısını pekiştirici örneklerin şaşırtıcı durum yansıttığını öne sürerken diyalektikten söz etmiyor gerçi, ama bir yandan işleyiş yöntemini bu temele yaslıyor öte yandan doğanın, tarihin zorundan söz edilmesi gerektiğini de sezdiriyor bize.
Andığım metninde, günümüze özgü bir yeni Ortaçağ tasarımı kurmaya yönelik kollarını sıvarken yazar, bu verilerden ilk üçünü şöyle sıralıyor. Kabaca aktarıyorum…
1.Amerika’daki merkezi iktidar bunalımı; çünkü “[s]orunlar, hiyerarşik düzen ya da devletin yasal olarak belirlediği kurumlar aracılığıyla değil, prestij ve etkili baskı grupları aracılığıyla çözül(üyor).” (21) 2.Yaşam alanlarında Vietnamlaştırma; “yani yeni Ortaçağ çetelerinin saldırılarına karşı iş ve yaşam alanlarının berkitilmesi, korumaya alınma(sı)” (22) gerekliliği çıkıyor. 3.Çevresel bozulma; “Erken Ortaçağ’ın tipik özelliklerinden biri de, teknolojik alandaki gerileme ve köylerdeki yoksullaşma” idi, “[h]ızla azalan nüfus ancak bin yılından sonra, yeni ekim teknikleri sayesinde… artmaya başla(mıştı)”, sonuçta “fasulye ile Rönesans kültürü arasındaki ilişki belirleyici nitelikte”, “O nedenle fasulye değilse de, en azından kimyasal etkilerden arındırılmış, doğal ekimlerin yapılması acil bir sorun olarak karşımızda dur(uyor)” (27) günümüzde.
Bunların dışında kuşkusuz daha başka verilere de yer açıyor Eco ancak yazının sınırları içinde bunların tümüne değinebilmek güç. Son olarak Eco’nun sanat alanında “görsel iletişimden yararlanma” olgusundan kalkarak ortaya çıkardığı verileri bu tasarımına yerleştirmesine getirelim sözü…
“Bir görsel imgeler uygarlığı olan Ortaçağ’da katedral her şeyi –yeryüzü halklarını, sanat ve meslekleri, yılın günlerini, ekim ve hasat mevsimlerini, inancın gizlerini, dinsel ve dindışı tarihin önemli olaylarını ve azizlerin (…) yaşamını- anlatmak ve açıklamak zorunda olan bir reklam panosu, bir televizyon ekranı, bir mistik çizgi roman” olarak alınabilirse bunlar “günümüzün ünlü sinema ve pop yıldızları”na, “olağanüstü karizmatik güçleriyle toplumun elit kesimi içinde yer alan kişiler”e de karşılık gelecektir.” (37)
Tam burada Can Dündar’ın, 1980’lerde bir yazı dizisi olarak hazırladığı, “2000’lerin Popüler Kültür İkonları” alt başlığıyla, Yıldızlar (Can, 2013) adıyla yayımladığı kitap, Eco’nun verdiği örneğin bir açıdan Türkiye uyarlaması bağlamında alınabilir. Nitekim 1990’larda doğanların başrolü oynadığı Gezi Direniş’inde Dündar’ın somutladığı “ikonlar”a benzer bir kanonik görsel iletişim ağının ortaya çıktığı görmezden gelinebilir mi? Ancak burada bu yeni Ortaçağ değerlerinin Geziciler aracılığıyla bir yolunun bulunarak Rönesans’ın çatkısı için kullanılabilirliğinin başarıldığı da gözden uzak tutulmamalı!

TEKİLDEN ÇOĞUL KİMLİĞE-ŞİDDETTEN HOŞGÖRÜYE…

Gerek Eco’nun çıkarsamasına gerekse bizdeki kullanıma dayalı olarak “Yeni Ortaçağ” sözü “şiddet”le yakın ilişkileniş içinde alınabilir. O zaman bir diğer yazar Amartya Sen’den Kimlik ve Şiddet / Kader Yanılsaması (Çev.: Ahmet Kardam, Optimist, 2010) başlıklı yapıt da bu bağlamda örneklenebilir.
Hintli ekonomist, dünya entelektüeli Amartya Sen, tüm dünya toplumlarını göz önünde tutup, bu arada çok zengin kaynakçayla örneklere yaslanarak Kimlik ve Şiddet’e, şu can alıcı saptamasıyla giriyor:
“Tekil bir sınıflandırmanın her şeyi kapsayıcı gücüne olan üstü örtülü inanç tüm dünyayı alev almaya hazır bir hale getirebilir.” (16) Çünkü “kimlik”, “sadece onur ve neşeye değil, aynı zamanda güç ve güvene de kaynaklık edebilir. Bu nedenle “yaygın bir hayranlık toplaması şaşırtıcı değildir.” (21) İşte şiddet de zaten tam bundan ötürü, “terör ustalarının şampiyonluğunu yaptığı tekil ve savaşçı kimliklerin saf insanlara dayatılmasıyla kışkırtılır.” O halde “kimlik duygusunun aynı zamanda, bazı insanlara kucak açarken çok sayıda başka insanı da kesinlikle dışlayabileceği olgusunun kabulüyle tanımlanması gerekir.” (22)
Çünkü Amartya Sen’e göre, “vatandaşlığımız, ikametgâhımız, coğrafi kökenimiz, cinsiyetimiz, sınıfımız, politik tercihimiz, mesleğimiz, çalıştığımız işimiz, yemek alışkanlıklarımız, ilgilendiğimiz spor dalları, müzik zevklerimiz, sosyal taahhütlerimiz vb. –bütün bunlar bizi çok çeşitli grupların üyesi yapar. Aynı anda mensup olduğumuz bütün bu kolektif bütünlükler bize belli bir kimlik kazandırır. Bunlardan hiçbiri bizim tek kimliğimiz ya da tek üyelik kategorimiz olarak görülemez.” (24, 25)
Sen, buradan kalkıp Sartre’ın da tümcesiyle örneğin, “Yahudi, başkalarının Yahudi olarak gördüğü bir adamdır;… Yahudi’yi Yahudi yapan Yahudi Düşmanıdır,” (27) diyor. Bunların ardından, okuru şu yargısıyla buluşturuyor:
“İnsan kimliğinin tercihsiz tekilliğinde –üstü örtük bile olsa- ısrar etmek sadece hepimizi küçük düşürmekle kalmaz, aynı zamanda dünyayı da alev almaya çok daha hazır bir hale getirir. (…) Tersine, sorunlu dünyamızda uyumlu yaşama umudunun dayanağı kimliklerimizin çoğulluğudur; bu kimlik çoğulluğudur ki, birbirini çaprazlamasına kesmekte ve karşı konulamaz olduğu iddia edilen tek bir katı ve şiddetli bölünme hattının iki tarafı arasındaki keskin bölünmelere karşı koymaktadır.” (36, 37)
Berkes, andığım manifestosunda “Kalkınmanın yolu heyecan ve kin değil, bilgi ve medenî cesarettedir,” derken bir yerde hoşgörü temeline dayalı Rönesans toplumunu da imliyor olmalı.

YENİ ORTAÇAĞLA YENİ RÖNESANS’IN BAYRAMINDA…

Umberto Eco ile Amartya Sen’den sonra bizden Muzaffer İzgü’ye gelelim mi? Farklı coğrafyalar, farklı dillerle kültürlerden geçerek kendi ülkemize, dilimize yani… Öyle ya, Eco’nun gösterdiği biçimde yeni Ortaçağ da kendi çelişkisiyle yol alacağına göre bizde de yeni Ortaçağ’ın kendi çelişkisini çıkararak bir Rönesans ortaya çıkarmaya koyulduğu, Gezi’deki çoğulcu çoklu kimlik ortaya koymuyor mu onca pala barbarlığına karşın? Sanılıyor ki Rönesans korkacak… Muzaffer İzgüce söyleyecek olursak ayı aklı işte!
Nitekim İzgü, bu olgunun satır başlarını döşüyor Ayıya Bak (Bilgi, 2012) adlı gülmece öyküleri toplamında. Bu kez tam bir yabancılaştırmayla kaleme alıyor bunları. Ne dersiniz, “Kibar Cop” öyküsündeki “kibar cop”u tanıyalım mı birazcık…
“Yeni coplar bir harika canım!..// Şöyle mini minnacık bir şey, polisin belindeki bir kılıfın içinde masum masum duruyor.// …Ama öyle bir efektle beslenmiş ki çok güzel zincir şıkırtıları duyuluyor…// Ve ben çok iyi biliyorum ki, çok yakında bu zincir sesi efektine, başka şeyler de katılacaktır… Belki de var, söylemediler, sürpriz… Efektle çok sevilen müzikler, şarkılar… Hele oyun havaları… Nasıl olsa onca kalabalık bir araya gelmiş, hemen el ele tutuşacaksınız, oh alan da olasıya geniş…// İster istemez keklik gibi sekmeye, alanı dönmeye başlarsın… Zaten karşındaki polis değil, sanki kardeşin, ne diyor sana;/ ‘Lütfen…’ diyor./ Kulaklarımla duydum, polisimiz ‘lütfen…’ diyor…/ ‘Lütfen fiilinize son veriniz’ diyor.// Unutun lütfen eski copları…/ …O eskidenmiş, bir yandan biber gazı fıs fıs sivrisinek öldürür gibi, bir yandan da şak şak şak cop… Yakapaçalar, kol bükmeler, kafa kıvırmalar, boyun çiğnemeler… //Ama ne yazık ki bu coplardan şimdilik altı bin tane alınmış./ Altı bin cop bu halkın nesine yeter ki?” (55 vd.)
Coptan lokuma gelelim şimdi de, acılı bayram lokumuna…
Öyle ya bugün bayram… Anadolu’da milyonlarca kadının eli öpülüyor bugün… Kızlar, oğullar, eş dost yakınlar, onlarca, hatta yüzlerce el öpeni olabiliyor bir kadının…
Ötekiler beni bağışlasın ama içlerinden üçü var ki, bu kadınların ellerini öpenlerin sayısı tüm Anadolu kadınları kadar, çünkü tümünü simgeliyor onların. Milyon milyon genç, bu üç kadının, üç ananın elini öpmek için sırada…
Üç ana… Daha dün üç oğlu omuzlarında taşıyıp toprağa verdi, Anadolu’nun üç şehidini… Hele son oğul Ali İsmail Korkmaz’ı üç kadın birlikte doğurmuştu. Sayfı Sarısülük, Hatice Cömert, Emel Korkmaz… Bakın, önünüzde milyon milyon genç, evet, hepsi de sizin oğlunuz sevgili analar… Oğullarınız tekti, şimdi milyonca çoğaldı…
Siz Anadolu’nun “Üç Analar Destanı”sınız, milyon milyon anasınız artık… Rönesans geliyor, bayramınız kutlu olsun gözü yaşlı analar…

[email protected]
[email protected]

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer

En Çok...

okunanlar

yorumlananlar

beğenilenler