İnsanları terk edersen ölebilirler

Sara Young, Düşmanımın Beşiği'nde, 1935'te Nazilerin gestapo şefi ve Hitler'in sağ kolu Heinrich Himler'in Almanya'dan başlatıp daha sonra Norveç, Avusturya, Belçika, Hollanda, Fransa, Lüksemburg ve Danimarka gibi birçok Avrupa ülkesine yaydığı Lebensborn projesini gözler önüne seriyor.
Yayınlanma tarihi: 11 Haziran 2009 Perşembe, 07:18

Lebensborn, üç aşamalı bir program; birinci aşama 'ırk bakımından değerli' olan tüm kadınları-evli veya bekâr- mümkün olduğunca çok çocuk yapmaya teşvik eden bir halkla ilişkiler kampanyası, ikinci aşama programın işgal edilmiş ülkelere kaydırılması ve son aşama ise doğuda işgal edilmiş ülkelerden çocukların toplu olarak kaçırılmasından oluşuyor. Lebensborn evleri ise SS subaylarından hamile kalan kadınların hamileliklerini güvenle geçirebilecekleri evlere verilen ad. Yaşam pınarı anlamına geliyor. Fakat aday kadınların bu evlere girebilmeleri için, saç rengi, göz rengi, hatta kafatası ölçümü gibi bir dizi testi geçmesi ve ayrıca soyağacının da en az üç kuşak boyunca belli olması gerekiyor. Buna saf ırk testi deniyor. O döneme ait raporlarda aday kadınların yalnızca yüzde kırkının bu testlerden geçebildiği belirtiliyor.Heinrich Himler'in kuruluş amacını 'geleceğin safkan Alman ordusu'nu yaratmak olarak belirlediği ilk Lebensborn evi, 1936'da Münih yakınlarında Steinhöring adlı bir köyde açılıyor ve kısa sürede işgal altındaki diğer ülkelere de yayılıyor. 10 yıl süren program boyunca, sadece Almanya ve Norveç'te 20 bin çocuğun bu evlerde doğması ve Polonya'dan iki yüz bini aşkın çocuğun kaçırılıp savaş bitimi ailelerine iade edilmemesi felaketin boyutlarını açıkça gösteriyor.

'Yahudiler yasak'

1941, Rotterdam, Hollanda. Şehir de ülke de Nazi işgali altında. Dükkânları, restoranları, parkları, nefes alınabilecek her yeri yavaş yavaş Hollandaca tabelalar doldurmuş: 'Joden Verboden: Yahudiler yasak.' Ekmek dahi ancak karneyle alınabiliyor, insanlar her sabaha ülkelerinde yabancı askerler, midelerindeki açlıkla günaydın diyorlar. Ve mazgallarda, kanallarda, neredeyse dudaklardan çıkan her cümlede, solunan havada -hatta aşkta bile- kendisini hatırlatan 'savaş.'Cyrla, böyle bir kentte damarlarında babasından aldığı Yahudi kanıyla dolaşan bir genç kız. Küçük yaşta kaybettiği annesi Hollandalı, babası Polonyalı bir Yahudi. Savaş başlayıp da Yahudiler için tehlike belirdiğinde, Polonya'dan annesinin doğduğu ülkeye, Hollanda'ya geliyor ve Rotterdam'da teyzesi, eniştesi ve kendisiyle hemen hemen aynı yaşta kuzeniyle birlikte yaşamaya başlıyor. Yazar Sara Young, savaşın aynı kentte yaşayan insanlar arasına ördüğü görünmez duvarları her satırına sindirmiş. Birbirlerine komşu olan, her sabah selam veren, birbirlerinin dükkânlarından alışveriş yapan, aynı şeylere gülen, ağlayan insanlar işgal başlayınca birbirleri için ansızın tehdit haline dönüşüyor. Şüphe, gece gibi çöküyor her yere. Cyrla; damarlarında dolaşan kan yüzünden saklanmak zorunda. Komşuları, arkadaşları, sokaktaki yabancı askerler, hatta eniştesi bile onun için bir şüphe kaynağı artık:'Dünya çatırdayarak ikiye ayrılıyordu adeta. Dünyalardan birinde, kız kardeşlerini özleyen, kızlarla kafelerde oturmanın özlemini duyan çocuk yaşta askerler, diğerinde de tuvalet kiri bulaşmış bezleri kızların başlarına bağlayan, ailemi benden ayıran, gerçek kimliğimi bildikleri takdirde bir parka girmeme ya da tramvaya binmeme kesinlikle izin vermeyecek adamlar vardı' (s. 32).

Bir ölüm bir seçim

Cyrla'nın kuzeni Anneke Alman askeri olan sevgilisinden (Karl) hamile kalınca, babasının aklına bir fikir geliyor: 'Lebensborn evleri.' O yıllarda birçok genç kız ve ailesi için bu evler geçici de olsa bir sığınak ve umut anlamına geliyor. Hemşireler, doktorlar, bol yiyecek, güvenlik ve belki de en önemlisi Almanya'ya bir asker armağan edebilmenin kazandırdığı onur. Fakat Anneke'nin babasının aklına gelen bu fikir, bebeğini Almanya'ya vermek istemeyen Anneke'nin kendi kendine kürtaj yapmasına ve ölmesine yol açıyor. Sara Young onun ömrünü altmış sayfaya sığdırmış olsa da Anneke, aslında tüm kitap boyunca varlığı hissedilen bir karakter. O da diğer herkes gibi Cyrla'nın gözünden okura yansıyor ama o kadar canlı ve hayat dolu ki yokluğu kitaptaki tüm kahramanların yaşamını bir daha geri gelmeyecek şekilde değiştiriyor. Baba kızının ölümünden kendisini sorumlu tutuyor, anne çok sevdiği kızından sonra Cyrla'yı da kaybetmemek için o acıyla dahi çırpınıyor, Cyrla ise artık çalıntı bir yaşamın kıyısında. Anneke, sadece canını değil mutluluğu da alıp gidiyor uzaklara.'Havada ağır bir sirke kokusu vardı; bakmama bile gerek kalmadan, teyzemin aşağıdaki bütün camları silmiş olduğunu anlamıştım. Daha üç gün önce silmiştik camları. Bir ömür önce' (s. 72). 'Teyzemi mahveden, evinin boş olduğu düşüncesiydi. Anneke bizim evimizdi' (s. 88). İşte tam bu nokta kitaba ismini veriyor. Şimdi Cyrla'nın önünde fazla seçenek yok. Ya çok sevdiği kuzeni Anneke'nin belgeleriyle ve karnında Yahudi sevgilisinin bebeğiyle birlikte Lebensborn evlerinden birine gidecek ve çalıntı bir yaşamla devam edecek, ya da kalıp her köşe başındaki gölgeden, duyduğu her çıtırtıdan ürkerek bir gün gelip de savaşın bitmesi için dua edecek: '(...) Mutluluğun rastgele yakalanan, umutla beklenecek bir şey olmadığını kavradım. Mutluluk ancak çalınabilecek bir şeydi' (s. 103). Cyrla biraz da sevgilisinin ısrarıyla seçimini yapıyor ve 'yaşam pınarı'na doğru yola çıkıyor. Aslında ilk başta oraya bir ay gibi geçici bir süreyle gideceğine sonra sevgilisinin gelip bir şekilde kendisini kurtaracağına inandırsa da tabii ki savaşta işler düşündüğü gibi gitmiyor. Zaman geçtikçe umudu azalsa da bebeğinin babasını Lebensborn'un kapısında göreceği günü sabırsızlıkla bekliyor.

Yaşam Pınarı'nda çalıntı bir hayat

'(...) Şunu anla: Ben kuşları çiziyorum. Sen uçuyorsun' (s. 122). Böyle söylüyor İsaac sevgilisi Cyrla'ya. Birbirini tanımayan,belki de asla tanıyamayacak insanların bile içlerini anlamsız bir nefretle dolduran, genç erkekleri asker, genç kızları asker üreten birer makine haline dönüştüren savaş; âşıkların ve hatta anne-babalarla çocuklarının arasındaki bağı kopartabilecek kadar cüretkâr, soğuk. Bütün bunların karşısında dünyanın başka bir köşesinde 'ari kan taşıyan bütün anneler bizim için kutsal sayılmalıdır; çocuk arabası, tanklardan daha güçlüdür!'diyebilecek kadar 'zafer'e şartlanmış beyinler, Naziler. Cyrla artıkyalnız.Karnındaki bebeğinden ve içini kasıp kavuran, ona her saniye 'dokunan' özlemlerinden başka kimsesi yok.Sara Young, gerçekliği soyuyor cümlelerinde, sayfalar geçtikçe çırılçıplak bırakıyor: '(...) Kitabı kaldırıp duvara fırlattım. Rilke bile beni terk etmişti. Hayır, bu doğru değildi. Dünya Rilke'yi terk etmişti. Hepimizi terk etmişti' (s. 211).Her gün kitaplarından şiirler okuduğu Rilke bile kayıp. Cyrla böyle bir ortamda artık sadece karnında taşıdığı canı düşünerek yaşıyor. Geçen zamanın anlamsızlaştığı, artık kendisine ait hiçbir şeyin olmadığı bir dünya bu. Karnındaki bebeğin bile...'Burada bebekler bebek değildir- bunu fark etmedin mi? Onlar potansiyel birer askerlerdir. Neve oğlunu Hollanda'ya götürürse, büyüyünce düşman askeri olabilir.''Yani bir kusur varsa... dur bir dakika... ya Marta'nın minik kızı? Gerçekten ölü mü doğmuştu?''Sağır.''Ama o bir kızdı!''Almanya'ya karşı savaşacak bir kız olarak doğmuş olabilir.''Hakikaten böyle mi söylüyorlar?''Tabii ki hayır.''Öyleyse sen nereden biliyorsun?''Bilmiyorum. Bütün mesele de bu zaten. Ne olduğunu bilmiyorum. Soramam da. Sorabilsem bile... kim böyle bir şeyi bilerek yaşayabilir ki?' (s. 246). Bu, Nazilerin işgal ettiği topraklarda orada yaşayanlara bıraktığı tek seçenek. Direnenler ve Yahudi olanlar öldürülüyor veya gettolara hapsediliyor, geride kalanlarsa neler olduğunu bilmeden yaşamak zorundalar, hiç öğrenmemeye çalışarak, sormayarak ve başarabilirlerse düşünmeyerek. Düşmanımın Beşiği, Lebensborn'da Cyrla'nın karşısına çıkan bir sürprizle sürüyor ve o sürpriz belki de en kötü şartlarda bile sevginin neleri yaratabileceğini anlatıyor okuyucuya. Sara Young'un satırlarından şüphe, bilinmezlik, ölüm, yaşam ve her şeye rağmen hiç kesilmeyen fırtınasıyla aşk sızıyor okuyucuya. Ve tabii ki Cyrla'nın dilinden hiç eksilmeyen, savaşı on kelimeye sığdırmayı başarabilen cümle: 'Şimdilerde asla hiç kimseyi terk etme... İnsanları terk edersen ölebilirler!'

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.