"Muhafazakârlık"

Yayınlanma tarihi: 12 Haziran 2009 Cuma, 05:35

Yıllar içinde “muhafazakârlık” konusunu çeşitli makalelerimde ve kitaplarımda işledim. Bu konuda vardığım sonuç şu idi ki, bu görüşümü hâlâ koruyorum:

Türkiye’de muhafazakâr görüş yeterince işlenmemiştir ve kolaylıkla gericiliğe sapabilmektedir. Siyasal bilim literatürüne bir katkı olarak, yıllar önce uluslararası bir toplantıda “Enlightened Conservatism” terimini kullanmış ve bu terimle ilgili görüşlerim kabul görmüştü. Bu terimi Türkçe olarak “Aydın muhafazakârlık” olarak belirlemiştim.

“Muhafazakâr” görüşün Türk siyasal yaşamında yeniden bir ilgi alanı olması nedeniyle bu konuyu bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirmemiz gerektiği kanısındayım.

Şu bir gerçektir ki “Aydın muhafazakârlık” ya da “Çağdaş muhafazakârlık” deyimi çok belirgin özellikler taşımaktadır ve bu özellikler evrenseldir. Şöyle ki; benim ülkemin koşulları farklı bir yaklaşımı gerektirmektedir gibi “göreceli” görüşü içermemektedir.

Örneğin, Nazi Almanyası’nda benim ülkeme özgü koşullar diyerek Musevilerin dışlanmasına, öldürülmesine yol açan “göreceli” yaklaşım insan hakları ve gerçekleri açısından sakıncalarla doludur. Bu nedenlerle, benim ülkemin koşulları nedeniyle muhafazakârlık şöyle yorumlanmalıdır görüşü, belirli kuralları, yerleşmiş evrensel nitelikleri olan muhafazakârlık anlayışının “göreceli” bir biçimde yorumlanması yanlıştır ve bilimsellikten uzaktır.

Bir örnek verelim: İngiltere’deki “Muhafazakâr Parti”nin tutum ve yaklaşımını, genelde, “Aydın muhafazakâr” diye tanımlayabiliriz. Neden? Çünkü bu parti rejimin temel niteliklerini tartışmıyor. Kısacası, aydın muhafazakâr görüş rejimin laik olduğu ve tüm kurum ve siyasaların bu gerçeğe uyması gerektiğini bilir. Rejimin çağdaş nitelikleri; örneğin, laik eğitim, laik bir devlet yapısı olması tartışma konusu değildir. Bu temel konularda İngiliz İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti arasında sorun yoktur.

Bush ve Obama dönemi

Bu iki partinin aralarındaki bakış açısı farklılıkları, genelde, güdülen ekonomi politika ya da dış politikada kendini gösterir. Yeniden vurgulayayım: Çağdaş, aydın muhafazakâr görüş rejimin çağdaş niteliklerini tartışmaz. Rejimin “meşruiyeti” de bu çağdaş niteliklerin korunmasında ve aslında “varsayım” olarak kabulünde yatar.

ABD’ye gelince; özellikle, Bush döneminde “muhafazakâr” görüş dinsel özellikleri gündeme getirerek bir “bunalım” geçirmiştir. Obama döneminde “muhafazakâr” görüşün hiç olmazsa bir ölçüde, çağdışılıktan uzaklaşması beklenebilir.

Önemle vurgulanması gerekir ki aydın, çağdaş muhafazakârlık anlayışında “kul” ya da “cemaat” fikri yoktur; toplum, birey ve yurttaş anlayışı egemendir. Öte yandan, Batı’da gözlemlediğimiz özellikleriyle “muhafazakâr partiler”, genelde özel girişimi desteklemektedirler.

Ülkemizde çağdaş değerlerle siyaset yapılması ve “rejim tartışmalarının” bir kenara itilmesi açılarından “muhafazakâr” görüş ya da görüşlerin “çağdaş” ve “aydın” olmaları gerekmektedir. Ancak, ülkemizde “muhafazakârlık” ve “gericilik” arasında çok ince bir çizgi var. Hatta muhafazakâr görüş temsilcilerinin bazılarının geçmişte kalmış ve yasalarla kaldırılmış bulunan kurum ve görüşleri hâlâ gündemde tuttuklarına ve kolaylıkla gericiliğe kaydıklarına tanık olmaktayız.

Bu görüşü temsil edenlerin önemlice bir kesimi Atatürk’le, Cumhuriyetimizin temel nitelikleriyle barışık değillerdir. Oysa Atatürkçülük ve Atatürk Devrimi bir ölçüde Türkiye’nin 1789’udur. Bir ölçüde diyoruz çünkü Fransız Devrimi var olan düzene, var olan rejime bir başkaldırıydı. Atatürk Devrimi ise yalnızca var olan, eskimiş, çağdışı bir düzene ve rejime başkaldırı değildi. Aynı zamanda yok edilmek istenen bir ulusun “kurtuluş” savaşıydı.

Yukarda verdiğimiz örnekten hareketle şu gerçeği vurgulamak istiyorum. Bugün Fransa’da muhafazakâr kesim, muhafazakâr siyasal partiler “1789 Devrimi”nin ilkelerini tartışma konusu yapmıyor. Kuşkusuz Fransa ve bu bağlamda dünya Fransız Devrimi’nin ilkelerinden daha öte görüşleri de geliştirdi ve benimsedi. Ancak “aydınlığa” geçişi sağlayan “1789 ilkelerini” dışlamadı.

‘Devrimcilik’ ilkesi

O aydınlığın sağladığı olanakla daha yeni görüşlere açık oldu, daha yeni görüşler üretti. Tıpkı Atatürk Devrimi’nin sağladığı gibi. Atatürk Devrimi ve Atatürkçülük Türk devletini, Türk toplumunu, Türk yurttaşını çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi, aydınlığa kavuşması için gerekli ilkeleri saptadı ve yaşama geçirdi. Siyasal otoritenin laik temelinden, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden ve sosyal devlet anlayışından ödün vermeden Atatürkçülük yeniliklere açıktır. “Devrimcilik” ilkesi, Atatürkçülüğün yeniliğe açık olmasını sağlamaktadır.

Bu bağlamda şu konuyu da gündeme getirmek istiyorum: Toplumlarda, genelde, siyasal ve ekonomik görüşler, hukuktan daha çabuk gelişir ve bu gelişmelerin ışığında hukuku zorlayarak bu yenilikleri içeren yasaların çıkmasını destekler. Türkiye’nin durumu bir istisnadır. Atatürk Devrimi ve bu devrimin getirdiği hukuksal özellikler bugün hâlâ “ilericiliğini”, “devrimciliğini” korumaktadır.

Çünkü 50 yılı aşkın bir süredir Türkiye’de uygulanan bazı siyasalar, genelde, Atatürk Devrimi’nin hukuk alanında getirdiği radikal değişimi dışlamaktadır.

Örneğin, bir “Medeni Kanun” olgusunu anımsayalım: Bu yasanın çokeşliliği ortadan kaldırmasına karşın, toplumumuzun en azından bir kesimi bu gereğe uymamaktadır. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Aydın muhafazakâr bir siyasal parti “rejim” tartışmasına girmez. Aydın bir parti devletin laik otoritesini tartışmasız kabul eder. Çağdışı sembollerle, çağdışı anlayışla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılamaz.

Sağ partiler kendi kadrolarını ve düşünsel yapılarını oluştururken “çağdaş” bir toplumda sağ parti olma özelliklerini göz ardı ederlerse, hem siyasal yaşamımız ve hem de kendi partilerinin geleceği açılarından kaygı duymak gerekir. Son zamanlarda DP’deki gelişmeler, “merkez”e yönelme girişimleri umuyoruz ki beraberinde “aydın”, “çağdaş” muhafazakârlık anlayışını da getirir.

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.