Avrupa'daki mahalle baskısı / 2

İnci Aral'la birlikte gittiğimiz Stuttgart'ta göçmenlerden oluşan kalabalık bir dinleyicimiz vardı. İnci Aral'ın konuşması sırasında en ön sırada oturan kırmızı uzun saçlı genç delifişek bir kadın dikkatimi çekti. Kadın birkaç kez İnci Aral'ın konuşmasını kesmek, bir şeyler söylemek istedi. Birkaç soru sonra kırmızı saçlı kadın yerinden fırladı ve bağırarak kendi yaşamını anlatmaya başladı.

01 Eylül 2008 Pazartesi, 11:51

Almanya'ya ithal gelin olarak giden Emine'nin, 20 yıllık kâbusunda aşşağılanma, şiddet ve dahası var.

Dayak yemediği günü anımsamıyordu bile

Doğu'da Kürt köylerinden birinde doğmuş, çok küçük yaşta tecavüze uğramış, on altı yaşındayken kendisinden çok büyük birine satılmış, böylece ithal gelin olarak Almanya'ya gelmişti. Ondan sonra asıl işkence başlıyordu. Kocasından dayak yemediği, hakarete uğramadığı günü anımsamıyordu bile. Öyle bir şiddete uğramıştı ki, karnındaki dört aylık bebeği bile düşürmüştü.

Bundan bir süre önce İnci Aral'la birlikte çağırılı olarak Stuttgart'daydım. Göçmenlerden oluşan kalabalık bir dinleyicimiz vardı. Dinleyicilerin çoğunluğu işçi kadınlar ve gençlerdi. Bu nedenle söyleşimizde doğal olarak kadın sorunlarına da yer vermiştik. Söyleşiden önce kadınlar bize kendi yaptıkları yemekleri ikram etmişlerdi. Aydınlık, sıcak ve sevecen bir hava vardı. İnci Aral'ın konuşması sırasında en ön sırada oturan kırmızı uzun saçlı genç delifişek bir kadın dikkatimi çekti. Yanında yaşlıca bir Alman adam oturuyordu. Kadın birkaç kez İnci Aral'ın konuşmasını kesmek, bir şeyler söylemek istedi; içi belli ki çok doluydu ama dinleyicilere daha sonra söz hakkı verilecekti.

Tartışma başladığında genç bir kız söz istedi. Bir tür anlayamadığı bir noktanın aydınlatılmasını istiyordu. Nasıl oluyordu da bir kadın kocasından yıllar yılı dayak yemeye boyun eğebiliyordu? Nasıl oluyordu da karşı çıkamıyordu? Sonunda şiddetin doğmasında şiddet görenin de payı yok muydu? İşte bu soru sorulduğu an, az önce dikkatimi çeken, ön sırada oturan kırmızı saçlı kadın yerinden fırladı ve bağırarak kendi yaşamını anlatmaya başladı. Doğu'da Kürt köylerinden birinde doğmuş, çok küçük yaşta tecavüze uğramış, on altı yaşındayken kendisinden çok büyük birine satılmış, böylece ithal gelin olarak Almanya'ya gelmişti. Ondan sonra asıl işkence başlıyordu. Kocasından dayak yemediği, hakarete uğramadığı günü anımsamıyordu bile. Öyle bir şiddete uğramıştı ki karnındaki dört aylık bebeği bile düşürmüştü. Kadın öfkeyle konuşurken salonda bir dalgalanma oldu, protesto sesleri yükseldi, kimse kendi özel yaşamını sergilemekten çekinmeyen bu kadının öyküsünü dinlemek istemiyordu. Oysa kadının böyle bir söyleşide hiç yeri olmasa bile, söylemek istediği şiddetin özel bir olgu olmadığıydı, kadınların seslerini duyurabilmek için bağırmaları gerekiyordu. Kendisi yıllarca hem dayak yemiş hem de susmuştu. Şimdi ise uzun bir uykudan uyanmıştı, bas bas bağıracak, kendisine yapılanları tüm dünyaya duyuracaktı. Dinleyicilerin arasında kadını susturmak isteyen sesler giderek yoğunlaşıyordu. Kadının attığı çığlıkla birlikte bütün dinleyici salonu elektriklenmişti sanki. Kadının yaka paça dışarı atılması an meseleseydi sanki. Araya girerek dinleyicilere yatıştırıcı birkaç şey söylediğimi, kadına da daha sonra kendisiyle konuşacağımı söz verdiğimi anımsıyordum.

Ayrıldı yine dayak yedi

Söyleşimiz bittikten sonra kadın yaşlıca Alman adamla birlikte yanıma geldi. Kadının adı Emine' ymiş. Bir öğretmen ve sosyal danışman olan Alman da kadının eşiymiş, kısa bir süre önce evlenmişler. Emine yirmi yıllık işkence yaşamından bu adamın kendisine uzattığı yardım eli sayesinde kurtulmuş. Daha doğrusu hâlâ tam kurtulamamış, çünkü kendisine yıllar yılı yaşamı zehir eden ilk kocasından ayrılalı uzun bir süre geçmiş olmasına karşın, beş ay önce yüzü maskeli birkaç adam tarafından saldırıya uğrayıp kaburga kemikleri kırılana kadar dövülmüş. Aslında yaşamı hâlâ tehlikedeymiş, her an gene saldırıya uğrayabilirmiş. Bu nedenle de çok dikkatli olması, yalnız başına dolaşmaması, akşamları evden çıkmaması, tenha yerlere gitmemesi gerekiyormuş.

Anlattığı korkunç şeylere karşın, Emine konuşurken gözleri ışıl ışıl parlıyordu. "En önemlisi şu suçluluk duygusundan kurtulmuş olmam. Kendimde başıma gelenleri anlatabilecek gücü bulabilmem. Bir gün bütün bu yaşadıklarımı anlatabileceğime rüyamda görsem inanmazdım."

Emine kopuk kopuk yaşamını anlatırken, mahalle baskısı tüm aşamaları ve yoğunluğuyla ortaya çıkıyordu. Aşağılandıkça, dayak yedikçe kendini daha da suçlu duymak, suçu hep kendinde aramak, utanmak... Anne baba, aile, konu komşu herkes tarafından terk edilmek. Kimseye derdini anlatamamak. Kimsenin onun kocasından ayrılmayı istemesini kabul etmemesi. Uzak yakın herkes tarafından suçlanması. Konu komşuya rezil olması. Yalnızlık, çaresizlik, çıkmaz.. Yer yarılsa da yerin yedi kat dibine ineyim duygusu...

Ayrılırlarken elime bir dosya tutuşturdular. Alman eşi Emine'nin yaşadıklarını ana çizgileriyle kaleme almıştı. Ayrıntılı mahkeme tutanakları ve belgeler de vardı bu dosyada. Sonradan çok özenli hazırlanmış ve son derecede nesnel bir biçimde kaleme alınmış olan bu dosyayı incelediğimde çok etkilendiğimi söylemeliyim.

İşin düşündürücü yanı, kadın ve Alman eşi hakkında duyduklarımdı. Kadının dengesizin biri olduğu, her ailede olabilecek ufak tefek geçimsizlikleri ortaya döküp kocasını da kendisini de rezil ettiği, ayrıldığı kocasının aslında çok iyi bir adam olduğu, kadının sorunları biri bin yaparak abarttığı, utanma duygusunun olmadığı, kocasını küçük düşürdüğü, anlattıklarının çoğunun düpedüz yalan olduğu gibi görüşler birbirini izliyordu. Yeni evlendiği Alman eşine gelince, onun da ne olduğu belirsiz tuhaf bir adam olduğu, bu kadından önce de gene böyle şiddet görmüş olan İranlı bir kadınla evli olduğu, hep böyle ezik, dengesiz insanları kedi yavrusu gibi sokaktan topladığı söyleniyordu.

Kesin olan bir şey varsa, Emine'nin Almanya'daki Türkiye kökenli göçmen kesim tarafından dışlanmış olmasıydı. Bunun nedeni ne olabilirdi acaba? Bu söyleşide birlikte olmaktan çok mutlu olduğum bu sevecen ve sıcak insanların Emine ile alıp veremedikleri ne olabilirdi?

Olup biten ailede kalmalı

Ünlü feminist Kristeva, "Ötekileştirdiğimiz kişi aslında bizim içimizdedir" diyor. Daha somut bir deyişle ötekileştirerek yabancı olarak damgaladığımız her olgu, aslında bilinçaltımızın derinliklerinde yatan ve bize ait olan bir şeylerin habercisidir. Emine'nin ötekileştirilmesi de benzer sorunların birçok ailede de gizli gizli yaşanmasının bir göstergesi belki de. Ya ucu bana dokunursa korkusu, sorunların bastırılması ve yok sayılması, kadercilik. Ve her şeyden önemlisi, içselleştirilen mahalle baskısı... Çünkü bu baskının ardında 'Ailede olup biten ailede kalmalı, bir sorun olursa aile içinde çözülmesi gerekir' düşüncesi gizli. İşin şaşırtıcı yanı, bu görüşün göçmen kökenli üniversite gençliğinde bile iyice yaygın olması. Ama sorunun aile içinde çözülmesi demek, kadının ezilmesini doğal karşılamak anlamına geliyor. Gerçekten de ailede olup biten aile içinde kaldığı sürece, ataekil aile yapılanması da en küçük bir yara almadan sürdürebilir etkisini. Böylece de kadın rahatlıkla erkil düzenin öngördüğü biçimde gözetim ve denetim altına tutulabilir. Kırsal kesimden gelen okumamış bir kadınsa, çok küçük yaşta zorla evlendirilmişse, hele hele Almanya gibi yabancı bir ülkeye ithal gelin olarak gelmişse, tıpkı 'Kırk Metrekare Almanya' filminde olduğu gibi, kurbanlık koyun rolünden hiç kurtulamayacağı da çok açık. Gerçekten de Emine'nin öyküsü Kırk Metrekare Almanya'nın başka bir çeşitlemesi. Bugün Emine kurtulabilmişse, bunu kendi direnç gücünün yanı sıra her şeyden çok Almanlara borçlu.

Emine yaşamını kaleme almak istiyor

Şu bir gerçek ki aile içi şiddet bizim toplumumuzda çok yaygın. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu'nun son yaptığı araştırmaya göre erkeklerin yüzde 32'si kadınlara şiddet uyguluyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) yayımladığı raporlarda ise şiddetin en fazla aile ortamında kadına ve çocuğa yönelik olarak ortaya çktığı gündeme getiriliyor. Genellikle de çocukluğunda babası tarafından hem kendisi hem de annesi şiddet gören erkekler şiddet uyguluyorlar.

Emine bugün Terres de Femmes'de gönüllü olarak çalışıyor. Kendini yeterince güçlü duyduğu anda, yaşamını kaleme almak istiyor. Başına gelenleri hiç korkmadan anlatabilmeli ki, onun durumunda olan diğer kadınlar da suskunluklarından kurtulma cesaretini gösterebilsinler. Ama sanırım bunun için aradan uzunca bir süre geçmesi ve duygularının iyice demlenmesi gerekiyor. Alman kadın kuruluşları ona sahip çıkıyorlar ve onu destekliyorlar. Alman eşi ona yardım elini uzatıyor. Ama kendi memleketinden olanlar, kendi ailesi, çevresi, uzak yakın tanıdıkları onu dinlemek bile istemiyorlar. Neden? Sanırım ancak bu sorunun üstüne gider, anlamaya ve çözüm üretmeye çalışırsak, cinsel ayırımcılığın çok doğal sayıldığı, dahası üzerinde konuşmanın bile hiç de kolay olmadığı erkil bir yapılanmanın da temellerine inebiliriz.