Avrupa'daki mahalle baskısı / 3

Okula giderken çantasında yığınla kural ve yasağı da birlikte taşıyan genç kızlara sınıftaki Alman arkadaşlarla ahbaplık yapmak yasak, erkeklerle konuşmak çok yasak, yüzme ve spor dersine gitmek yasak, okul gezilerine katılmak yasak. Bütün bunlar çoğunluğun kanıksadıkları sıradan yasaklar. Üniversitede okumayı başaran gençlerin en azından bir kısmına özgürlüğün kapısı aralanıyor.

01 Eylül 2008 Pazartesi, 14:09

Yığınla kural ve yasağın oluşturduğu yükü artık taşımak istemeyen gençler eğitimle karanlığı aydınlığa dönüştürüyorlar.

Genç kuşak gettoya direniyor

Genç kızlar kendi yaşamlarını kendileri belirlemek ve yönlendirmek istiyorlar; erkek egemen bir dünyanın kapalılığından kurtulmak, yaşamı keşfetmek istiyorlar...

"Özgürlük pazardan satın alınabilecek bir armağan değildir"

(Bir Yahudi özdeyişi) 

" Çocukluğumda yaşadığım bir olayı hâlâ unutamıyorum" diye anlatıyor Sultan : "Okul dönüşü Alman bir erkek arkadaşım peşime takıldı, benimle şakalaşıp duruyordu ama benim onu görecek halim yoktu. Bizimkilerden azar işitmemek için bir an önce eve dönmeliydim. Onun için de onu aceleyle başımdan savmaya çalıştım. Ama önüme arkama bakmadan koşar adım eve vardığımda babam beni kapıda bekliyordu. Eve geç kalmamıştım, babamın koyduğu kuralların da hiçbirini çiğnememiştim. Gene de babam öfke içindeydi. Hemen yakama yapıştığı gibi beni tartaklamaya başladı. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu, gözleri öfkeden yerinden uğramıştı. Annem araya girip beni babamın elinden kurtarmaya çalıştıysa da başaramadı. O gün neye uğradığımı bile anlamadan bir araba dayak yedim babamdan. Nedeni de ağabeyimdi. Babamın isteği üzerine ağabeyim beni adım adım izlemiş, sonra da okul çıkışı peşime takılan erkek arkadaşımla birlikte gördüğünü söylemişti babama."

Sultan 'ın öyküsü, Almanya'da yaşayan genç kızların hemen hepsinin defalarca yaşamış oldukları ve kanıksadıkları sıradan bir olay. Erkekler tarafından kuşatılmışlık... Rahatsız eden bir erkek arkadaş, gammazlayan bir ağabey ve şiddete başvuran bir baba...

Bugün Sultan gibi nice genç kız var, okula giderken çantasında yığınla kuralları ve yasakları da birlikte taşıyan: Sınıftaki Alman arkadaşlarla ahbaplık yapmak yasak, erkeklerle konuşmak çok yasak, yüzme ve spor dersine gitmek yasak, okul gezilerine katılmak yasak. Sonuç: Eve kapatılma, yasaklar, kurallar, çıkmaz...

Otoritenin içselleştirilmesi

Ne var ki günümüz yaşam koşulları üniversitede okumayı başaran gençlerin en azından bir kısmına özgürlüğün kapılarını aralıyor. Genç kızlar kendi yaşamlarını kendileri belirlemek ve yönlendirmek istiyorlar; erkek egemen bir dünyanın kapalılığından kurtulmak, yaşamı keşfetmek istiyorlar... Bu isteklerinin ne kadarını, ne derecede gerçekleştirebilecekler, başka bir deyişle ailelerine ve yaşadıkları ortama karşı ne derecede direnebilecekler bu ayrı konu, çünkü en güç olan insanın kendi kendine koyduğu sınırlar ve baskılar, yani otoritenin içselleştirilmesi.

Bu kızlar da toplumsallaşma süreci içinde öylesine baskılar ve korkularla yetişiyorlar ki, daha somut bir deyişle beyinleri öyle bir yıkanıyor ki otoriteyi içselleştiriyorlar. İşin tuhaf yanı Avrupa'nın göbeğinde yaşayan bu insanların pek çoğunun Türkiye'deki yaşamdan çok daha yoğun bir baskı içinde olmaları...

Aslına bakılırsa Türkiye'de ne yaşanıyorsa bunun çok küçük ve yoğun bir modelinin Almanya'da da yaşandığını görüyoruz. Aradaki tek fark Almanya'daki insanların yabancı bir ülkede yaşamanın getirdiği kaygı ve korkularla birlikte daha da tutucu olmaları.

Böylece göçmen kökenli genç kızların kimi yalana dolana başvurarak ikili bir yaşam sürerken kimi okuldaki başarılarıyla ailede saygınlık kazanmak için neredeyse bir varoluşum savaşımı verirken, kimi de evden kaçıp giderken, büyük çoğunluk baskılara ve yasaklara boyun eğmekte buluyor çözümü.

Başörtüsü takan kızların da büyük bir kısmı bu çevreden geliyor. İşin ilginç yanı aile baskısıyla modern yaşam arasında sıkışıp kalan, yolunu daha bulamamış olan kızlara da çoğu kez dinci tarikatların sahip çıkması. Üniversiteye başladıktan sonra kapanan kızların sayıları hiç de az değil ne yazık ki. 

Umut genç kızlarda

Üniversite çevresinde dikkatimi çeken erkeklerin kızlara oranla daha tutucu olmaları. Kendi kültürümüz, değerlerimiz söylemi daha çok erkeklerin ağzında. Daha da olmazsa Kuran'da her şeyin belirlenmiş olduğunu söyleyip kolaylıkla çıkıveriyorlar işin içinden. Toplumsallaşma süreci içinde kızlar çok daha yoğun bir baskı yaşadıkları için, başkaldırı gizilgüçleri belki de daha çok, buna karşılık bu süreci daha rahat geçiren ve kendilerine belli haklar tanınan erkekler otoriter söylemi çok daha kolaylıkla benimseyebiliyorlar. Bu açıdan Türk gettosunun sınırlarının dışına çıkmak ve Almanya'ya uyum sağlamak şansının kızlarda erkeklere oranla bir dereceye kadar daha yüksek olduğu söylenilebilir, bir dereceye kadar diyorum, burada belirleyici olan bir sürü başka etken de var çünkü. Kızların aileleri, geldikleri ortam ve koşullar, yetiştikleri çevre, o çevrede etkin olan dinci tarikatlar, Almanlarla ilişkileri, akrabaları, komşuları, kişilik yapıları gibi. 

Döndü'nün hikâyesi

Duisburg/Essen Üniversitesi'nde yükseköğrenimini sürdürerek Alman ve Türk yazını okuyan, oldukça kapalı ve dinci bir ailenin kızı olan Döndü , yükseköğrenime başladıktan bir süre sonra başını açıyor, uzun bir süre sonra da erkek arkadaşıyla birlikte Paris'e gezmeye gidiyor. Üniversiteyi bitirdiğinde ailesine bir erkek arkadaşı olduğunu anlattığında, aile bir sarsıntı geçirse bile, bunu kabul ediyor ve kızlarına, konu komşu ne derlere aldırmadan sahip çıkıyor. "Ben onlardan çok şey öğrendim, ama onlar da benden çok şey öğrendiler" diyor Döndü: "Karşılıklı bir öğrenme süreci bu, zaman alan bir süreç. Sanırım öğrenimimdeki başarım onları etkiledi. Okulda da üniversitede de parlak bir öğrenciydim. Meslek yaşamımda da başarılı olacağım belliydi. Artık bana güvendikleri gibi kız kardeşime de bana yaptıkları baskıları yapmıyorlar. Kız kardeşim, benim yaşadığım sorunları yaşamayacak artık, en çok buna seviniyorum."

Baskılara dayanamadı

Kuşkusuz herkes Döndü kadar şanslı olmayabilir, sözgelimi Almanya'daki tanınmış yazarlardan Zehra Çırak'ın öyküsü tam tersini gösteriyor. Oldukça tutucu bir aileden gelen Zehra, on sekizine gelmeden ailedeki baskılara dayanamadığından Alman erkek arkadaşıyla birlikte evden kaçıyor, onunla bir süre birlikte yaşıyor, sonra da gizlice evleniyor. Aslında ailesi için Zehra Çırak'ın aldığı ödüllerle Alman toplumunda kendini başarılı bir şair olarak kabul ettirmiş olması hiçbir şey değiştirmiyor. Zehra ailesiyle ancak yıllar sonra onların hatırı için kocasıyla imam nikâhı da yapmaya razı olduktan sonra barışıyor. Ablasını izleyen kız kardeşi de evden kaçınca, aile çözümü üçüncü kızlarını köktendinci bir anlayışla yetiştirerek eve kapamakta buluyor.

Erkekler de mahalle baskısından bıkmış

Göçmen kökenli erkeklerin içinden kimi de gettodaki baskının altında eziliyor. Sözgelimi Umut yeni evli. Türklerin yoğunlukta olduğu bir yerleşim merkezinde yaşıyor. Ama hiç de mutlu değil ve gettodan kurtulabilmek ve başka bir yere taşınmak için bir yandan fırsat kolluyor, bir yandan da harıl harıl para biriktiriyor. Artık arkadaşlarıyla eskisi gibi muhabbet etmek hiç de hoşuna gitmiyor Umut'un. Nedeni de konu komşu herkesin her an her dakika gözünün üstünde olduğu bu ortamda zorla istemediği bir role itilmesi, sözgelimi iki yaşındaki küçük kızını arabayla sokakta gezdirememesi, dahası kucağına bile alamaması. Çevresindeki alaycı bakışları, iğneleyici sözleri, dalga geçmeleri öylesine büyük bir baskı olarak algılıyor ki bir an önce kendisini bunaltan bu çevreden kurtarmak istiyor. Çünkü kadın-erkek eşitliğine inanan bir genç olarak kızına sevgiyle yaklaşmasının bile küçümsendiği ya da alaya alındığı bir ortamda yaşamak istemiyor artık. Bu açıdan Umut'la mahalle arkadaşları arasında bugün neredeyse bir uçurum var.

Artık ayrımcılık sorgulanıyor

Üniversitede yazınbilim alanında toplumsal cinsiyet (gender) bağlamında sürdürülen bilimsel araştırmalar, sözgelimi erkek egemen bir dünyada ezilen kadın kimliğinin tarihsel süreç içinde araştırılması, gölgede kalan kadın yazarların çıkarılması, kadın yazarlar tarafından ele alınan yapıtlardaki kadın söyleminin incelenmesi, Türk yazınında nasıl bir kadın imgesinin yaratıldığının irdelenmesi, kadın yazarların erkek bakışını ne denli içselleştirdiklerinin araştırılması, yazarların yarattıkları kadın imgesiyle okuyucularını nasıl yönlendirdiklerinin ve bunun ardında yatan ideolojinin açığa çıkarılması vb çalışmalar göçmen kökenli gençler tarafından genellikle ilgiyle karşılanıyor.

Gene bu çalışmalar süresince erkeklerin durmadan dile getirdikleri "Siz feminist misiniz?" sorusunun ardında hep "Siz erkek düşmanı mısınız?" sorusu gizli. "Yalnız ben değil, eşim de feminist" yanıtı ya şaşkınlık ya da soğuk bir espri gibi karşılanıyor. Kalıplaşmış bakışları kırmak, gelenekleri sorgulamak, yeni bir bakış geliştirmek hiç de kolay değil. En güç olanı da Türk gettosu içinde iyice yerleşmiş olan kalıplaşmış erkek söyleminin, sözgelimi feminizmin erkek düşmanlığı gibi alımlanmasının, feminist bakışı benimseyen erkeklerin kılıbık olarak damgalanmasının sorunsallaştırılması. Bu ortamda feminizmin bir iktidar savaşımı değil, bir eşitlik ve özgürlük arayışı olduğunun ve bu savaşımda elbetteki erkeklerin de yer alması, dahası, "Aydınım" diyen her erkeğin doğal olarak erkek söylemini sorgulaması gerektiğinin kavranması oldukça uzun bir zaman alacağa benziyor.

Erdal 'Mine'yle çemberi kırdı

Bir oyunla değişen yaşam(lar)

Necati Cumalı' nın taşrada yaşayan bir kadının kuşatılmışlığını anlatan "Mine" oyunu Erdal 'ı çok etkilemiş.

"İlk okuduğum kitap da Mine'ydi" diyor. Sanki bu kitapla birlikte gözlerim açıldı, her şeyi başka bir gözle görmeye başladım. Mine bir kapıyı açtı bana.

Ailemden ayrılıp da yalnız başıma yaşamaya başladıktan sonra, sık sık annemi düşünüyordum. Annem basit bir Anadolu kadını. Yaşamı varsa yoksa ailesi ve çocukları. Saçını bizler için süpürge etmiş. Ama kimse onu düşünmüyor, kimseden bir tek tatlı söz bile duyduğu yok. Bu işte ters olan bir şey var, işin en kötüsü benim de ayrımcılığı doğal sayan ve içselleştiren bu çarkın bir parçası olmam. Aslına bakarsanız, ben ailenin en büyük erkek evladı olarak babamdan sonra ailenin en önemli kişisiyim. Ailenin ikinci reisi olma rolünü bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca öylesine içselleştirdim ki. Düşünün bir: Yaşım daha on beş. Annemin alışverişe sokağa çıkması gerekiyor. Ama babam evde yok. Annemin öyle kadın başına sokağa çıkmasına izin verebilir miyim hiç. Hemen arabanın anahtarını aldığım gibi, onu gideceği yere götürmeyi istedim.

Erdal bu konunun derinine indikçe kendi içindeki ikilemin de ayırdına varıyor. Bir yandan yaşama erkil, neredeyse maço bir bakışı var, bir yandan da ataerkil yapılanmanın özünü oluşturan şiddetten ölesiye nefret ediyor. Çocukluğu ve ilk gençliğinde bu konu onun hiç de derdi değil, kadın kadındır, erkek erkek; rolleri sorgulamak aklının ucundan bile geçmiyor. Ama üniversite yıllarında bu bakışı yavaş yavaş değişiyor. Yükseköğretimi süresinde bu konu Erdal'ı bir mıknatıs gibi çekiyor. Reklamlarda kadın imajından edebiyatta toplumsal cinsiyet izleğine değin çeşitli seminerlere ve derslere giriyor. Kuramsal kitaplar okuyor. Cinsiyet ayrımcılığının farklı toplumlarda ve kültürlerde nasıl geliştiğini öğreniyor. "Ötekileştirilmeye ve ayrımcılığa karşıyım ben" diyor: "Şiddet dolu erkil bir dünyanın içinde yoğruldum ben. Kadınların toplumdaki rolleri ve işlevleri üzerinde hiç düşünmedim. Ama annemi, kız kardeşlerimi düşündüğümde içten içe beni hep rahatsız eden bir şey vardı, adını koyamadığım bir şey."

Erdal ailesine örnek oluyor

Üniversite yıllarında Erdal'ın ailesiyle, özellikle de annesiyle ilişkisi değişiyor. Şimdi hafta sonları Duisburg'daki evlerine gittiğinde, onun için annesine mutfakta yardım etme, sofrayı kurma toplama dünyanın en doğal şeyi. Kardeşleri başlangıçta kıkır kıkır gülüşüp "Biz karı mıyız" diye dalga da geçseler, ayak uyduruyorlar bu yeni duruma. Zamanla kardeşleri de değişiyorlar, eskiden kıllarını bile kıpırdatmazken şimdi dünyanın işini yapıyorlar. "Ben onlara örnek olacağım" "Göçmen kökenli olmak yeterince güç ama hem göçmen kökenli hem de kadınsan vay haline" diyor Erdal: "Sorunlar çoğalıyor, katlanıyor." Erdal'ın cin gibi bir kız kardeşi var. Ama öğrenimini yarıda kesip bırakıyor. Bugün ailesine, kendisine okuması için destek olmadıkları için çok kırgın. İnsan göçmen kökenliyse, üstüne üstlük bir de kızsa yelkeni rüzgâra göre ayarlayarak yol almada aşırı derecede zorlanıyor. Okul yaşamı boyunca gözlemlediği, okuldaki göçmen kökenli kızların Alman öğretmenler de dahil olmak üzere kimseden hiçbir biçimde destek görmediği. "Lisedeyken sınıfımda notları iyi ile orta arasında gidip gelen bir kız vardı. Öğretmenden karnesinde iyi yerine orta alınca çok üzülmüştü. Öğretmenin tepkisi ne oldu dersiniz. 'İyi not senin nene gerek! Nasıl olsa yarın öbür gün evlenip gitmeyecek misin?' ..."

Türkiyeli kızlar gettodan nasıl olsa çıkamazlar, genel kanı bu. Çıkacak olurlarsa belki Fatih Akın' ın, "Duvara Karşı" filmindeki Sibel gibi çıkarlar. Yani bir altkültürün içine düşerek ve yığınla erkekle yatarak. Bundan fazlasını, yani kızların kendi ayaklarının üstünde durmalarını, kendi yaşamlarını biçimlendirmelerini bekleyemezsin onlardan.