Taksirli suçlar ve Tuzla'da ölen kobay işçiler

Çağdaş ceza hukuku, öç almayı tarihin karanlık sayfalarında bırakarak, adaletin gerçekleşmesinde; "Kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzenini, hukuk devletini, barışını korumak" ve "Suç işlenmesini önlemek" gibi üstün değerleri yeğler. Tuzla tershanelerinde çalışan işçilerin standartları ve çağdaş ceza hukuku karşılaştırıldığında olayın boyutu açıkça gözükmektedir.

07 Eylül 2008 Pazar, 09:57

Türk Ceza Yasası (TCY), kasti ve taksirli suç ayrımıyla; taksirli suçlara daha hafif ceza yaptırımları öngörerek ceza adaletini somutlaştırmıştır. Çünkü; kasti suçta, eylemi oluşturan istenç (irade) doğrudan sonuca (yaralama ve ölüm); taksirli suçta ise, istenç doğrudan sonuca değil uyulması gereken dikkat ve özen yükümlülüklerine yöneliktir. Kısacası; taksirde, öngörülmesi ve önlenmesi olanaklı iken gerekli özen gösterilmediği için sonuç gerçekleşmektedir.

Hukuk, sağlıklı bir toplum düzeni için soyut davranış kurallarına uyulmasını önerir ve buyurur: Trafik ve iş güvenliği kuralları gibi. Kural, nesnel (objektif) nitelikte ise; mutlak uyulması gerekir; seçenek yoktur. “Yerleşim yerinde hız sınırı 50 km. dir”, “deneysel çalışmada insan kobay olarak kullanılmaz” gibi. Kural nesnel olduğundan; sonuç bir mantık işlemiyle saptanır (tümdengelim); başkaca bir değerlendirmeye, ilke olarak, gerek yoktur.

Soyut davranış kuralları, kişiye bir ölçüde özgürlük tanıyarak; “Durum ve koşullara göre özen yükleme” niteliğinde de olabilir: “Kavşağa yaklaşırken hızını azalt”, “Tehlikeli işlerde yüksek özen göster”, “Tanı koyarken, gerekirse meslektaşlarından da görüş al” gibi. Bu durumlarda, “Somut durumla karşılaştırılacak (altlanacak) soyut “nesnel bir kural” söz konusu değildir; soyut tip tasarlama işlemiyle nesnelleştirilerek belirlenir (1).

Objektif ya da tasarlanarak objektifleştirilmiş soyut kuralara aykırı davranış kusur sayılacak ve yasanın öngördüğü taksirli suçun yaptırımları gündeme gelecektir.

Ülkemizde, önceki TCY döneminde, taksirli suçlara uygulanacak yaptırımlar açısından oldukça ılımlı bir düzenleme söz konusu idi: Suç tanımındaki cezalar, olaya karışanlar arasında paylaştırılarak ve kusurun ağırlığına göre indirilerek (1/8 e kadar) belirleniyordu. Yargı orunları da, çoğun, olaya “olmuş bir kere” hoşgörüsü içinde bakıyordu.

Bu durum, özellikle taksirli suçların nicelik ve nitelikçe yoğun olduğu trafik ve iş kazalarında gerek mağdur gerekse toplumun büyük kesimindeki adalet duygu ve inançlarını doygunlaştırmıyor ve tepkilere neden oluyordu.

Yasa koyucu, bu nedenle, önce TCY’nda “bilinçli taksir” kavramına yer vererek yasada taksirli suçlar için öngörülen cezaların üçte birinden yarısına kadar arttırılması yolunu açtı. Yeni TCY’nda ise, cezaların paylaştırılması ve kusurun ağırlığına göre indirilmesi ilkesine son verilerek ceza yaptırımları daha da ağırlaştırıldı.

Ayrıca olası kast (olursa olsun) kavramına da yer verilerek; kastı suç için öngörülen cezaların taksir görümündeki eylemlere de uygulanma olanağı sağladı. Örneğin; ölümle sonuçlanan bir trafik ya da iş kazasında koşulları gerçekleştiğinde, “Kasti suça öngörülen ömür boyu hapis cezası 20 - 25 yıla”, “diğer hapis cezalarının da üçte birini kadar indirilerek” uygulanması söz konusu olabilecektir.

Yargı orunlarının da, giderek, somut olayda ya ağır kusur ya da bilinçli taksir yorumuyla eski dönemlere göre oldukça ağır cezalar verme eğilimi içinde olduğu gözlenmektedir: Kırmızı ışıkta geçmenin, yüksek hızla ve alkollü araç kullanmanın neden olduğu kazalarda; cezalar, üst sınırdan ve bilinçli taksirle artırılarak verilebilmektedir.

Yargıtay, alkollü sanığın kırmızı ışıkta, diğer araçlar durmasına karşın hızını kesmeyerek yaya geçidinde yürümekte olan yayaya çarparak ölümüne neden olmasını taksirli değil ve olası kastla adam öldürme suçuyla ağır cezalandırılması gerektiğine karar vermiştir (2 )!

Tuzla olayı

Geçen ay bir gemi yapım yerinde “Kurtarma filikasının denenmesinde üç işçinin ölmesi”, cinayet suçlamasına kadar uzanan tartışmaları gündeme getirdi. Bu bağlamdaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum:

Bir yargılamada, güncelleşecek hukuk ve olgu (maddi) sorunlarının çözümünde yetki ve görev yargıcındır. Ancak olgu sorunu çözümlenirken; özel ve teknik bilgiye gereksinim olduğunda kanıtları değerlendirme aracı olarak bilirkişi görüşü alınabilir. Ne var ki; uygulamada, kusur/taksir gibi hukuk ve tüm olgu sorunları bilirkişilerce çözülmekte; yargıçlar da bilirkişi öyle dediği için karar vermektedir.

Böyle bir uygulamayı, çağdaş yargı düzeni kurmuş ülkelerde göremezsiniz. Yirmi beş senedir kusur belirlenmesinin bilirkişilere bırakılmasını eleştirdim ve çözüm yollarını gösterdim (1). Yeni TCY’da yanlışlığı saptamasına karşın, eski uygulama sürdürülmektedir. Aslında, hukuk eğitimi almış kişi için zor bir yöntem de değildir:

Yargı orunu (makam), hukuk kavramı kusuru belirlemek için öncelikle kanıtları (tanık, görüntü belgeleri) değerlendirerek, akıl yürüterek maddi gerçeği saptayacaktır: “Filikanın deneme amacıyla denize atılmasıyla kobay işçilerden üçü ölmüştür” gibi.

İkinci aşamada “Soyut davranış kuralı” belirlenecektir: “İnsan, hiçbir biçimde kobay gibi deneyim aracı olarak kullanılamaz”, özel ve teknik bilgiyi gerektirmeyen yaygın yaşam deneyim kuralıdır. Bu bağlamda insanla yapılan denemenin yerleşik ve zorunlu olduğu savunması gündeme gelebilir. Ancak çağdaş hukuk, teknik araçların kullanılmasında insan yaşam ve sağlığının korunmasına öncelik tanır; insana saygıya da.

Bu saptamalardan sonra; yargıç/savcı, “Maddi gerçeği” soyut kurala altlayarak sonuç çıkaracaktır: İnsan kobay olarak kullanılamaz (büyük önerme); ölüm olayı insanın, filikanın denenmesinde kullandığı sırada gerçekleşmiştir (maddi gerçek); o halde taksirli bir eylem (kusur) söz konusudur.

Bu biçimde akıl yürütülerek yapılacak çalışmadan sonuç çıkarma: İnsanı kobay olarak kullanan kişi ve kişilerin (kanıtlarla saptanacak) sorumluluğu için yeterlidir. Çünkü öngörülmesi gereken soyut nesnel kural çiğnenmiştir.

“Filikanın yapımında”, “denize indirilmesinde kullanılan araç ve gereçlerde noksanlıklar” ve “yönetilmesinde özensizlik” de gündeme gelebilir. Savcı/ yargıç, doğal bilgi eksikliği nedeniyle, bilirkişi yardımıyla maddi gerçeğe ve olması gereken soyut nesnel kurallara ulaşacaktır. Bilirkişinin görevi teknik saptamalarla sınırlıdır.

Bu bağlamda elde edilecek özel ve teknik bilgiler; işçileri kobay olarak kullanan kişilerin sorumsuzluğunu kaldırmaz. Ancak ya sorumluluklarını ağırlaştırır ya da bunlar dışındaki kişilerin de sorumlu olup olmadığını ve ortak kusuru gündeme getirir.

Sorumluluk için ölüm olayı ile kusurlu davranışlar arasında bulunması gereken nedensellik (illiyet) bağının kesilmemesi de gerekir. Kazaya teknik olumsuzluklar da neden olmuş ise; ortak kusur söz konusudur ve bu olumsuzluklar nedensellik bağını kesmez.

Yargıç, maddi gerçeği ve olması gereken soyut nesnel kuralları açıkladığımız yöntemle belirledikten sonra: Somut olayda “Yalın taksir mi”, “Bilinçli taksir mi” veya “Olası kast” mı olduğu yolunda hukuksal değerlendirme yaparak yargısını açıklayacaktır. Kuşkusuz kendini sorgulayarak (vicdani kanaat); olmazsa olmaz (Anayasa m,138).

Değerli okuyucularım, hukuk bilimi ve Ceza Yargılama Yasası’nın önerdiği yöntem budur. Uygulamada yargıç, edilgenleşerek yetkilerini bilirkişiye devrettiği için: Birbirini izleyen bilirkişi yazanaklarının yarattığı kafa karışıklığı yargılamaları çıkmaza soktuğu gibi “Usunu kullanamayan yargıç tipini” de yaygınlaştırmaktadır. Dilerim bu kez yanılırım.