Kapat
A+ A-

Ahmet Ümit’ten “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”

Ahmet Ümit'in, Komiser Nevzat maceralarının yeni halkası “Beyoğlu'nun En Güzel Abisi” raflarda. Yazar, romanında, Tarlabaşı’ndan hareketle Türkiye’nin yakın geçmişi ve bugününde bir yolculuğa çıkarıyor okurları.
Yayınlanma tarihi: 19 Kasım 2013 Salı, 15:28

[Haber görseli]- İnsanı, ruhtaki o hiç ölmemiş çocuğu yüze çıkararak yazmayı seviyorsunuz. Tüm roman kişileri için geçerli bu. Kirli, pis kılıklı tiplerin hele ki…
- Doğru. Bunun geçmiş okumalarımla -okuduğum tüm yazarlar hümanist yazarlardı- sadece yazar olarak değil okur olarak da beni biçimlendiren yazarlarla ilgisi var. Bizden bir Sait Faik mesela. Polisiye yazmıyordu ama tıpkı bu romanımda olduğu gibi kaybetmiş, yıkılmış insanlar, etini satan kadınlar, berduşlar, kabadayılar, “öteki” diye nitelenmişleri anlatıyordu. Orhan Kemal yine aynı şekilde. Sonra geldiğim kültürün yani sol kültürün, hümanist anlayışının bana verdiği bir şey bu. Burjuva hümanizmasının tersine sol kültürde amaçlanan ayakları yere basan bir hümanizmadır. Soyut bir insan sevgisi yerine insanların hakikaten daha mutlu olabilecekleri, bunun için de yoksulluğu ve şiddeti ortadan kaldırmayı ülkü edinen gerçek bir hümanizmadır. O nedenle de insanı o günkü haliyle değil onu bugünkü haline getiren nedenlerle beraber düşünmeyi ve anlatmayı seviyorum.

“ROMAN KİŞİLERİMİ HER GÜN GÖRÜYORUM!”
- Çoğu gerçek insanlardan esinlenilmiş roman kişileriniz... Şimdi çıksak rastlarız Tarlabaşı'nda..
- Tabii. Şişli'de evimden Taksim’deki büroma gelirken büyük bölümünü hemen her gün görüyorum. Tam olarak aynı insanlar değiller ama onlar işte. Dediğiniz gibi gitsek elinde çay bardağıyla oturan ve müşteri bekleyen o etini satan kadınları görürüz mesela. Sonra o mafya bozuntusu tipler, kulüp adı altındaki o kumarhanelerin kapısında duran iri kıyım adamlar, kesin oradalar.
- Kendileriyle konuştunuz mu, o mekânlara girdiniz mi?
- Elbette, tanıştım, konuştum. Tabii son derece ketumlar ama anlıyorsunuz yani. Bir keresinde bir adam vardı, televizyonu kucaklamış götürüyor, belli ki kumara yatırıp kaybetmiş. Ardından küçük çocuğuyla birlikte bir kadın da “Allah belasın versin” diye koşturuyordu. Sonra siyahi, Nijeryalı insanları gördüm, görüyorum. Nasıl çalıştıklarını ve çatıştıklarını gördüm, sille tokat, bıçaklı kavgalarına tanık oldum.

“GEZİ’Yİ PATLATAN FAŞİZAN BAKIŞLA 6-7 EYLÜL OLAYLARI AKRABA!”
- Yakın tarihle sıkı bir şekilde hesaplaşıyor roman.
- Romanda mekân olarak Tarlabaşı'nı seçmemin sebebi budur. yıkılmış, terk edilmiş, lanetlenmiş, gerçek sahipleri sürülmüş bir semt var şehrin göbeğinde. Ardından gelenler burayı işgal etmişler. İşgal eden kişi de orada sonuna kadar oturabileceğinden emin değil. O yüzden yatırım yapılmıyor yani bina yenilenemiyor ve dökülmeye, çökmeye başlıyor. Bu, ırkçı politikalarımızın bize getirdiği bir lanettir. Gerçek sahiplerini kovunca, bir yabancılaşma, çökme, yozlaşma meydana geliyor ki Tarlabaşı'nın hikâyesi budur! Anlatmak istediğim buydu ve maalesef bugün de bu zihniyet devam ediyor. Ötekileştirme, kendi gibi olmayanı, kendi kültüründen olmayanı reddetme, öldürme, sürme, karılarına tecavüz etme, malını talan etme, 6-7 Eylül olaylarında bunları yaptılar. Onun için Tarlabaşı'nı anlatmam için geçmişe gitmem, bu sürgünleri anlatmam gerekiyordu. “Sadece polisler değil bütün yapı bozuk. En başta da şehrin göbeğinde bir getto oluşturulmasına izin verenler” diyor Başkomiser Nevzat romanda. Cevaben de “O zaman geçmişe gitmemiz gerek. Varlık Vergisi ilan edildiği günlere, 6-7 Eylül olaylarına... Bu binaların gerçek sahiplerini sürdüğümüz o acımasız, o utanç dolu zamanlara” diyor Nazlı. “İstanbul'un tarihiymiş, kültürüymüş, güzelliğiymiş bunların umurunda değil. Durmadan turistik oteller yapıyorlar, çirkin köprüler, iğrenç gökdelenler... Tek dertleri daha çok rant, daha çok vurgun, daha çok avanta” diyor.
- Evet, günümüzle hesaplaşmayı açarsak 6-7 Eylül Olayları ile Gezi Direnişi arasındaki o “bağıntı” vurgulanıyor...
- Gezi olaylarını patlatan faşizan bakışla, 6-7 Eylül olayları akrabadır. Bu bakış devam ederse karşılaşacağınız şey Tarlabaşı gibi bir viranelik olacak, lanetlenmiş bir semt varken şimdi lanetlenmiş bir ülkeye sahip olacağız. Bunu anlatmaya çalıştım. İşte Suriye örneği, ibretlik. Bugün bizdeki sorun da bu, benim korkum da bu. Çok kültürlü bir topraktayız, bunu korumamız lazım yoksa çatışma çıkacak ve ülke fena bir eşiğe savrulacak.

“KARŞITINI YOK EDEN VARLIĞINI SÜRDÜREMEZ”
- “Sorumlu kim” sorunsalında o netameli kıyılara vurup kaçmıyor roman. Sıkı direniyor!
- Asla, üstüne gidiyor. Direnişe ve polis terörüne yakın plan, parkta polislerce gözü çıkarılmış Pirana’nın tanıklığından başlıyor. Çekirge Memo gibi Park'ta ağaçların fısıltılarına kulak kabartan Nazlı'yla birlikte ağaçların sevgiyle, şefkatle, dua gibi, ilahi gibi, tekerleme gibi tekrarladığı şu beş ismi de duyuyoruz: Ali İsmail, Abdullah, Mehmet, Ethem, Mustafa! Karşıtını yok edenler varlıklarını sürdüremezler. O yüzden Gezi Olayları patladı. Uygulanan orantısız güç inanılmazdı. Beş insan öldü, kaç insan gözünü kaybetti, yaralananlar, gözaltılar... Ben istediğimi yaparım, istersem AVM yaparım, istersem yapmam ne demek? Bu şehrin sahibi sen değilsin. Bu şehir halkındır. Yüzde 50 oy almış olmak sana her türlü hakkı vermez.
Gezi Olaylarının Türkiye için çok önemli bir kazanımı, apolitiği -birçoğu apolitik insanlardı-, Atatürkçüsü, Kürtçüsü, dindarı, yeşili, solcusu, feministi herkes oradaydı. Bu işte geleceğin Türkiyesi. Eğer Türkiye birlikte yaşayacaksa, böyle tek yürek olarak yapacak bunu. Tüm bu insanlar önce ağacı, şehirlerini sonra kendi onurlarını korudular. Burada yaşayan ve olaylara tanık olan bir yazar olarak bu yaşananları romanıma koymamam düşünülemezdi.

“İNSAN BAŞKOMİSER NEVZAT, EMNİYET TEŞKİLATINA ÖNERİMDİR!”
- Başkomiser Nevzat... “Bu insanlar suçlu falan değil, suçlu arıyorsan bakışlarını derinlere çevirmelisin” diyor. “Hükümet acımasızca sürmüştü bizim çocukları göstericilerin üstüne. Hepimiz için utanç vericiydi. Bir kez daha anlamıştık ki bir ülkede otoriter bir yönetim varsa. İlk kaybeden polis teşkilatı olurdu” diyor. Neredeyse biz çapulculardan biri diyeceğim geliyor, adeta günah çıkarıyor yılların Emniyetçisi.
- Başkomiser Nevzat vicdanı olan bir insan. Bu açıdan yaratıcısı ben gibi.. Başkomiser Nevzat benim Emniyet Teşkilatına önerimdir. Polis böyle olmalı. Polisin de bir insan olduğunu anlatmak, anımsatmak istiyorum. Vicdanı olan herkes Gezi Parkı'ndaki direnişçileri destekledi. Şöyle söyleyeyim, dört tane zebellah gibi adam bir çocuğu aralarına almış dövüyorlar, benim için Gezi Parkı'nın anlamı budur. Bu noktada tarafsız kalmam mümkün değil, bedeli ne olursa olsun bir insan olarak o adamlara engel olmaya çalışmak zorundayım. Polislere insan hakları dersleri veriyorlar ama bence bugün çok daha fazla gereken iki ders daha var; vicdan ve merhamet dersi. 12 Eylül'de sayısız insan işkence gördü, hayatını kaybetti. Sonucunda yargılananlar polisler oldu, o emri verenler, generaller değil. Dolayısıyla demokrasiye en fazla ihtiyacı olanlar polisler ve askerler çünkü diktatörler, otoriterlerce maşa olarak kullanılan ve topun ağzına ilk gönderilenler de onlar..
- Polislerle temasınız oluyor mu?
- Tabii, emniyet teşkilatından çok fazla okurum var. Bir keresinde Gölbaşı'ndaki polis okulunda konferans da verdim. Bu romanı yazarken de özellikle Narkotik kısmında bana yardımcı olan Emniyet Müdürleri oldu.

“SOL, BUGÜN CILIZ AMA VİCDANI HÂLÂ YERİNDE”
- Salı Grubu ve Nazlı nasıl bir boyut?
- Salı Grubu ve Nazlı solu temsil ediyor. Sol bugün cılız ama vicdanı hala yerinde. O anlamda Nazlı solun, Hayata Dönüş Operasyonu’nda yanarak ölen ve kurduğu kültür merkezine adını verdiği sevgilisi Ferhat Çerağ nedeniyle hem geçmişteki acılarını, hem de kendi hayatı dolayısıyla, böyle üst sınıfa yakın bir orta sınıftan olmayı temsil ediyor. Yine romanda özellikle halkla iç içe olma sıkıntısı olduğunu düşündüğüm sola bir önerim olarak yorumlanabilecek, tümüyle halkla iç içe girmiş, halka destek veren, orada Türkçe bilmeyen Kürt kadınlara Türkçe öğreten, sokak çocuklarını eğiten bir merkez kuruyor ve faaliyete geçiriyor Nazlı.
Ben 14 yaşında solcu oldum, şimdi 53 yaşındayım. 39 yıllık bir sürecin içinde şunu görüyorum ki, kızıl bayraklarımızı ve sağ yumruklarımızı kaldıralım ama asıl yapmamız gereken halka gitmek, onlara hizmet vermek, onlarla birlikte çalışmaktır. Hükümetin demokratikleşmeyi istemediği, kabadayıca tek adamlığa doğru gidildiği ortada. Muhalefet partileri yeterince aktif değil. Demokrasinin gelişmesi için ise sola ihtiyaç var ve solun bir an önce toparlanması gerekiyor. Sadece BDP'nin yürüttüğü bir muhalefetle de olmuyor çünkü BDP'nin kendi öncelikli çıkarları var.

“ESNAF KABADAYILAR BUNLAR, ZAMANE HARAMİLERİ!”
- Romandaki “kabadayılar”a dönersek… Eskisine de yenisine de tahammülü yok Nevzat Başkomiser'in.
- Hiç yok.
- Delikanlılık kültürüne de saydırıyor yerinde.
- “Bu memlekette kıyıcı adama duyulan hayranlığı anlayabilmiş değilim” diyor. Saltanat Süleyman, Külbastı Mehmet, Hızır Cevdet, Titiz Tarık, Barbut İhsan, Durdu, Kara Nizam ki parsel parsel Tarlabaşı'nı satın alıyor, bu arada roman boyu cinayetinin izi sürülen Engin de onun gibi parsel parsel alanlardan, Pire Necmi, Janti Cemal hepsi ayrı bir kanunsuzluk. Esnaf kabadayılar bunlar, zamane haramileri.

“GÜCE DEĞİL, HAKKA DAYALI BİR ADALET OLUR!”
- Evet, birbirlerinin kanına ekmek doğrar tiynetteki kumar mafyasını okuyoruz öncelikle. Raconların, namusun, şerefin anlamı değişmiş. Ulviler yitmiş maddiler gelmiş. Allahları para Herkes herkesi satabiliyor da, sırtından vurabiliyor da. Bir tuhaf rahle-i tedristen geçen geçene!
- Kabadayılık, abilik, delikanlılık denilen feodal sistem kökenli yapı maalesef çok yaygın. Çünkü otorite olmadığı zaman, adalet olmadığı zaman güçlü bir adam çıkıyor boşluğu dolduruyor. Bunu yaparken de bazıları halktan yana gözüküyor ama orada bile birilerinin parasını alma, haraç alma söz konusu. Orada ya arsa rantından faydalanıyor ya zenginden haraç alıyor.
Buradaki mesele esas olarak devletin ya da siyasi otoritenin boşluğu, adaletsizliği.. Güce dayalı bir adalet olmaz, hakka dayalı bir adalet olur. Olmayınca türeyen bu tipler buralarda nefes buluyorlar. Ezilmişlikten geliniyor o vahşi noktaya. Ama sadece buralarda değil doğrudan siyasi yapıda da nefes buluyorlar. Başka bir şey daha söyleyeyim, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, devrimcilerimize de bakalım, hepsi de ağır abiler. Kötülükle tek başına mücadele edemezsin, yenilirsin hep. Kötülükle mücadele etmek bütün toplumun iyilik etrafında örgütlenmesiyle başarıya ulaşabilir ancak.

“POLİS DE İNSANDIR! NEVZAT DA, DUYGULARI YÜKSEK BİRİ”
- Kadın dramları, kabadayıların kadına bakışı, acımasızlığı… Çilem, Azize, Fidan, Naciye, Jale... Ama onca drama rağmen acımaklı bakmıyor roman kadınlara.
- Doğru, kadınları çok güçlü romanın. Bataklığın içerisine düşmüşler ama ayakta kalmaya çalışıyorlar. Azize'yi biraz ayırırsak ötekiler erkek dünyada kök söktürüyorlar da. Erkekler dünyayı kirletiyorlar asıl mesele bu. Kadını, baskıyla, zulümle kendimize bağlamaya çalışırken başta aşk olmak üzere her duyguyu öldürüyoruz ve mutluluğu kaybediyoruz.
- Ölümle mesafesini sormak istiyorum Başkomiser Nevzat'ın, katillerinin kim olduğunu henüz bulamadığı karısını ve kızını elinden alan, ölümle nasıl bir hukuk içinde?
- Mesleki deformasyonu çok az olmuş. Ölüm karşısında üzülüyor ama gerektiğinde öldürebiliyor da. Öte yandan Cinayet Masasının bu kadar iyi bir polisi olmasına rağmen karısı ve kızının katillerini bulamaması ise çok çetin bir durum. Evgenia'yla ilişkisini biraz gölgeli kılan da bu. Karısıyla kızının hayaleti arada bir günlük yaşamına girip çıkıyor, kafasını karıştırıyor. Acısı hep taze. Polisiyelerin genelinin aksine bir polisi, Nevzat'ı duyguları yüksek biri olarak anlatmak istedim. Dedim ya, polis de insandır!

“SOKAK ÇOCUKLARIMIZ’I İÇERİDEN ANLATMAK İSTEDİM”
- Romanın sokak çocukları... Küfürbaz, evsiz, geleceksiz, umutsuz ve kaygısız Keto... Pirana... Musti... Şehrin safrası gibi görünen ama karanlık vasileri hain ve hırt şehrin sureti üç çocuk!
- Onları sokakta gördüğüm çocuklardan esinlendim. İzlerdim, konuştum, para verdim zaman zaman. Bir sürü şeyler anlattılar ama anlattıkları asla gerçek değil. Kafaları hep dumanlı çünkü. Bu çocuklar aslında hepimizin ortak utancı. Dediğiniz gibi karanlık vasileriz. Bizden doğmamış olmaları bizim çocuklarımız olmadıkları anlamına gelmiyor. Onları içeriden anlatmak istedim. Dışarıdan gördüğümüz, işte para vermezsek bıçak atacak, saldıracak, çantamı kapacak falan diye korktuğumuz çocuğun dramıyla insanların yüzleşmesini istedim. Bence roman; insanın merhametine dokunan, vicdanını uyandıran bir metin olmalı. Romancı olarak güzel Türkçeyle, iyi bir kurguyla, renkli karakterler yaratarak size hikâyeler anlatabilirim. Bu da romandır ve saygıdeğerdir. Ama ben bir sorun varsa bu sorunu anlatmamayı kendi adıma düşünemem, bunu kendime yediremem.
- Matruşka gibi iç içe dünyalar.... Festus Okey’i de okuyoruz.
- Evet, Namadi’nin öyküsü ona atfendir.

“ROMANIMIN VASİSİ SELİM İLERİ’DİR”
- Romanda usta yazar Selim İleri’yle karşılaşıyoruz.
- Selim İleri çok yakın arkadaşımdır ve “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”nin romanlaşması da sayesindedir. 18 ayda yazdığım bu romanı, “Sultanı Öldürmek”i bitirirken düşünmeye başlamıştım. Aslında bir uzun hikâye yapacaktım. Bir akşam içiyorduk Selim'le. “Ne var tezgâhta” diye konuşurken anlattım. Selim ağlamaya başladı ve “Bu müthiş bir roman, bir başyapıt, bunu yazman lazım” dedi. Yani bu romanın vasisi bir anlamda Selim İleri oldu.
- Yazar Ahmet Ümit de karşımıza çıkıyor. Soruları ve ilgisiyle bunaltıyor komşusu Başkomiser Nevzat'ı, azar yiyor paso! Ahmet Ümit de habire ensesinde, hani usul usul tebelleş! (gülüyoruz)
- Aynen. Şaşırıyor yahu kim bu adam diye. Hakkında her şeyi biliyor ve ne yaparsa yapsın bu adam kesinlikle kızmıyor, babası gibi şefkatle yaklaşıyor. Bu tabi romanın postmodern yapısından kaynaklanıyor. Onu çok söylemeyelim ama bu roman da sadece polisiye kurguda değil, edebi kurguda da bir sürpriz bekliyor okurları.
- Sonraki romanınız hakkında birkaç ipucu rica edelim son soruda.
- Bir sonra yazacağım roman Başkomiser Nevzat romanı değil. İttihat ve Terakki döneminden bugüne uzanan, dede-torun, kuşaklar arası koşut ilerleyen bir öykü olacak. İttihat ve Terakki dönemini çok önemli buluyorum, bugünkü siyasi hayatımızın, sosyo-ekonomik hayatımızın köklerini orada olduğunu düşünüyorum.

[email protected]

Beyoğlu'nun En Güzel Abisi/ Everest Yayınları/ 418 s.

Cumhuriyet İMECESİ