‘İnsanlığa inanıyorum, tarihe sığınıyorum!’

Emre Kongar yeni kitabı İstanbul-Bitmeyen Bir Aşk’da (1940’lardan Bugüne Efsaneler, Anılar, İzlenimler) büyüdüğü ve ömrünün büyük bölümünde yaşadığı İstanbul’u, “geçmiş bir anı, sonsuz bir aşk, güncel bir yaşantı ve bir gelecek olarak” üç boyutlu aktarıyor.
Yayınlanma tarihi: 13 Eylül 2019 Cuma, 12:00

[Haber görseli]
FOTOĞRAF: KAAN SAĞANAK

Emre Kongar yeni kitabı İstanbul-Bitmeyen Bir Aşk’da (1940’lardan Bugüne Efsaneler, Anılar, İzlenimler) büyüdüğü ve ömrünün büyük bölümünde yaşadığı İstanbul’u, “geçmiş bir anı, sonsuz bir aşk, güncel bir yaşantı ve bir gelecek olarak” üç boyutlu aktarıyor. Kentin geçmişinden bugününe özyaşamıyla bütünleşen bir hatta; semtleri, alanları, ilçeleri edebiyatçılar, mimarlar ve tarihçilerin yapıtları, tarih ve doğa cinayetini yaşama geçiren Adnan Menderes gibi siyasetçilerin, mimar ve restoratörlerin ihanetleri eşliğinde irdeliyor. Günümüzdeki durumuyla kıyaslayarak gelinen iç acıtan noktayı somutluyor.

GAMZE AKDEMİR

[email protected]

[Haber görseli]

- Babanız felsefe öğretmeni İhsan Kongar’la, anneniz felsefe/edebiyat öğretmeni Mesude Kongar’ın dostları Yahya Kemal gibi, Orhan Veli gibi siz de aşık oldunuz ve sonsuz sevdiniz İstanbul’u. Nasıl bir aşk, kitapta da sıklıkla nitelediğiniz gibi “perişan sevgili” ve tutsaklık İstanbul?

- İstanbul’da, Çarşıkapı’da cadde üstünde, “Eski İstanbul”un gerçek “kent kültürü” ile ve Çengelköy tepelerinde, “Padişahlar için düzenlenmiş” köşkler, bahçeler içinde büyüdüm.

Çarşıkapı’da, Kapalıçarşı’ya, Sahaflara, Beyazıt Meydanı’na, Çemberlitaş’a, Çengelköy’de de, yeşilliklere, çam, ıhlamur, ceviz ağaçlarına, meyva bahçelerine, Boğaz Manzarası’na aşık oldum.

Çocukluğumu ve ilk gençliğimi yaşadığım bu ortama duyulan aşk, ne kadar zedelenirse zedelensin, ne kadar örselenirse örselensin, unutulmuyor; çünkü o aynı zamanda benim çocukluğum ve geçmişim. Beni İstanbul’a tutsak eden bu aşk, kent kültürünün zarafeti, ve Çengelköy tepelerinden görünen Boğaz’ın güzellikleri ile harmanlanmı olan çocukluğum ve gençliğimdir!

NOSTALJİ OLSUN DİYE YAZMADIM”

- “Ben ‘Eski İstanbul’da doğdum… Gerçek ‘Eski İstanbul’da” cümlenizle başlıyor kitabınız. Bu “gerçek, eski İstanbul”u, “geçmiş bir anı sonsuz bir aşk, güncel bir yaşantı ve bir gelecek olarak” üç boyutlu aktarıyorsunuz.

Yazdıklarınız sizin de ifade ettiğiniz gibi sadece bir çocuğun anıları değil. Aşkları ve devrim tutkusuyla heyecanlı bir gencin, toplumbilim öğrencisinin anıları da...

Ve aşık olduğu kentinin köşkleri, konakları, tarihi mirası, yaşam biçiminin hoyratça paramparça edilmesine tanıklık eden, bir hocanın kendi deyişiyle “yüreğinin ve zihninin zincirlerine karşın ‘dili çözülen’ bir İstanbul tutsağının” izlenimleri...

Bu bağlamda kitabınızın hemen her adımı da hüzün, uyarı, isyan ve direniş duygusuyla kaleme alınmış. Bunu anlatır mısınız?

[Haber görseli]

- İnsanın belleği, (en azından benim belleğim) geçmişi, bugünü ve geleceği aynı anda görsel ve iştisel olarak algılayabiliyor.

Kültür Bakanlığı Müsteşarlığım sonrasında, İstanbul’a döndüğümde, İstanbul Üniversitesi’nde derse gittiğim günlerde, Beyazıt Meydanı’ndan geçerken, etrafında maytap yakarak koşuşturduğum havuzu, oradaki fıskiyeleri, havuzun etrafındaki tramvay yolunu görür, mevcut beton çirkinliği algılar, çok üzülür ve gelecek için, yeşilliklerin arasından fışkırın rengarenk fıskiyelerin olduğu bir havuzu hayal ederdim.

Bu kitabı da sadece anılarımı nostaljik olarak kaleme almak için yazmadım: Okurlar, kentin geçmişini aktardığım satırlarda da, kitabın sonundaki iki “epilog”da anlattığım “distopya” ve “ütopya”da da, nasıl bir İstanbul hayal ettiğimi görecekler.

Dedim ya, ben geçmişi, bugünü ve geleceği aynı anda, üç boutlu yaşarım; böylece yaşamımı üçe katlıyorum; (elbette sadece mutlulukları değil, hüzünleri de.)

ÜÇ BOYUTLU, İKİ OLASILIKLI BİR DÜNYA...

- Üç boyutlu ama iki olasılıklı olarak aktarıyorsunuz..

- Evet; birinci “Epilog” yani “Distopya”, “Kötüler kazansaydı İstanbul ne hale gelirdi” üzerine bir fantezi. İkinci “Epilog” yani “Ütopya” “İyiler kazanınca İstanbul ne olabilir” üzerine bir fantezi.

Her iki metni de okurların kendi birikimlerinin çağrışımlarını tetikleyecek ve kendi iç dünyalarındaki hayalleri açığa çıkaracak, ucu açık serbest denemeler olarak yazdım.

- İstanbul efsanelerinin Hz. Süleyman’dan önceye, Anadolu-Yunan tanrılarına kadar dayanması konusu... Arkeoloji profesörü Fahri Işık’ın “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu” adlı eserinde incelediği üzere son arkeolojik bulgular, İstanbul’un tarihini hangi döneme tarihliyor?

Bir de ihanet 1950’lardan bu yana dişini iyice göstermeye başlamışsa da İstanbul’un bu ilk ihanete uğrayışı değil anladığımız. Dördüncü yüzyılda başladığını irdeliyorsunuz..

- Değerli Arkeolog Profesör Fahri Işık, çok çok önemli bir bilim insanı. Bütün Arkelojiyi, Avrupa/Yunan/Roma tarihini alt üst edecek bulgularını ikinci baskısı yapılan “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu” adlı eserinde kamuoyuyla paylaştı.

Halikarnas Balıkçası Cevat Şakir’in “Anadolu Tanrıları” adlı kitabıyla bize armağan ettiği tarih tezinin, yani “Yunan Tanrıları” diye bilinen mitolojinin aslında Anadolu’dan kaynaklandığı iddiasının arkeolojik olarak doğruluğunu “sakallı Athena” gibi bulgularla teyit ediyor.

Onun işaret ettiğine göre, İstanbul’un kuruluşu, Roma/Bizans tarihçilerinin işaret ettikleri M.Ö. 658 tarihinden çok daha önceye Milattan Önce 6000 yılına dayanıyor. Yani kent Megaralı Hellenler değil, ondan çok daha önce, Anadolu halkları tarafından kurulmuş.

İstanbul’un sadece bir aşk değil, aynı zamanda bir ihanet kenti olması, bütün dünya edebiyatına egemen olan aşk ve ihanet sarmalının kaçınılmaz bir sonucu gibi görülüyor.

İnsanlar arasındaki aşk ve ihanet ilişkilerini belki iktidar ve siyaset üzerinden anlatmak daha kolay: Bizans tahtına oturma aşkı, kendi efendisine ihanet ederek tahta geçen pek çok imparatoru, sonradan kendi adamları tarafından darbe ile tahttan indirilip gözlerine mil çekildikten (kör edildikten) sonra adalara sürülme ihanetiyle karşı karşıya bırakıyor. Günümüz politikacıları da “İstanbul’a aşığız” diyerek, onu yağmalamadılar mı?

[Haber görseli]

ZWEIG, İSTANBUL’UN FETHİNE TARAFSIZ BAKAMAMIŞ”

- Kitabınızda irdelediğiniz üzere Stefan Zweig, “Bizans’ın Fethi” kitabında neyi ıskalamıştır?

- Aslında Stefan Zweig benim çok sevdiğim bir yazar. Onu Satranç Ustası ve Amok ile tanıdım ve sevdim, sonra Avrupa üzerine ve Dünya Tarihi hakkında yazdığı kitaplarla daha da çok hayran oldum.

Dünyayı Değiştiren Anlar (İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar) içine aldığı İstanbul’un Fethi de çok önemli bir çalışma. Ama ne yazık ki, tam bir “Avrupa” kültürü yani bir anlamda “Yahudi/Hıristiyan” ve “Greko/Romen” kültürü ile yetişmiş olan Zweig, İstanbul’un fethine, büyük dehasına ve objektif olma çabasına rağmen çok tarafsız bakamamış.

Hem Bizans’ın köhne bir İmparatorluk olarak eninde sonunda Müslüman Türklerin eline geçeceğini tam göremiyor, hem de muhasarının ihtişamını, savaşın kaçınılmaz sonunu, Fatih Sultan Mehmet’in büyük dehasını, “tesadüfen açık bırakılan” bir kapıya, Cambazhane Kapısı’na, Kerkaporta’ya bağlıyor.

- Çocukluğunuz denilince İstanbul’da aklınıza gelen semtler kışları Çarşıkapı, yazları Çengelköy diyorsunuz. Hele ki 6 yaşınızdan 15 yaşınıza kadar yaşadığınız Vahdettin’in Köşkü’nün sizdeki yeri apayrı. Orada roman gibi bir yaşam sürmüşsünüz. Bu semtlerin sizdeki yerini ve yıllar sonra restorasyon adı altında buldozerlerle katledilen Vahdettin Köşkü’ndeki yaşamınızı anlatır mısınız?

- İçinde istediğin kadar koşabileceğin ve koştuğun uçsuz bucaksız yeşil bahçeler... Başka hiç bir yerde görmediğin çeşitte, renkte ve tatta meyvalar, özellikle de erikler: Mürdüm erikleri, sarı kayısı erikleri, kocaman yemyeşil papaz erikleri... Her tarafta, özellikle de üçüncü köşkün bahçesinde ceviz ağaçları... Aynalı havuzun arkasındaki meyva bahçesinde bir daha hiç görmediğim kadar büyük, yumruk büyüklüğünde ceviz veren bir ağaç, nar, şeftali ve armut ağaçları... Fıstık çamları... Dalları muntazan basamaklar gibi birbirine dik olarak yükselen çam ağaçları... Karşı yakada güneşin parıltısıyla göz kamaştıran pencereler... Yağmurlu ve fırtınalı günlerde üzerinde şimeklerin çaktığı, bu kitabın kapağında da yer alan ünlü İstanbul silueti... Henüz hoparlör cızırtılarıyla kirlenmemiş, adeta gerçekten göklerden gelen semavi sabah ezanları...

[Haber görseli]

MENDERES, ESKİ İSTANBUL’U MAHVETTİ!”

- Sizden önce ailenizin de yaşadığı evler Menderes’in İstanbul’u imar (!) harekatı sırasında yok olanlar arasındaydı. İstanbul bu sözde imarından en çok zarara uğrayanlar kimlerdi, ne bedeller ödenmişti?

- Menderes “Eski İstanbul”u mahvetti. Ne yazık ki Çarşıkapı-Aksaray-Topkapı ile Aksaray-Edirnekapı ekseni bundan en çok etkilenen yerlerdir. Ödenen istimlak bedelleri ise evlerine el konulanları çok daha yoksul yaşamlara mahkûm etti. İstanbul’un yağması 1950 yılında Demokrat Parti iktidarı ile başlamıştır ve bu yağma “sadece iç değil doğrudan doğruya dış güçlerin de yönlendirmesiyle devam etmiştir.

- Hangi yıllar Kültür Bakanlığı Müsteşarıydınız ve müşteşar olduğunuz dönemde başlıca ne gibi çalışmalarda bulundunuz ve nelere şahit oldunuz?

- 1992-1996 yılları arasında Müsteşarlık yaptım. Bu dönemde yaptığım işleri değil ama ilginç olayları “Ben Müsteşarken” adlı kitabımda anlattım.

(Mesude Kongar, İhsan Kongar, Engin Kongar, Emre Kongar)

Yaptığım işlerin başında, Tarih Vakfı ile birlikte bir “İstanbul Ansiklopedisi” yayınlamak vardı. Bu Ansiklopedi çok başarılı olunca bir de “Sendikacılık Ansiklopedisi” yayınladık. Pek çok cami, kilise onarımı yapttırttım. Ayasofya’daki şehzade türbelerini onarttım ve ziyarete açtım. Koruma kurullarındaki bütün Bakanlık memurlarını değiştirdim, yerlerine rahmetli Oktay Ekinci’nin yardımıyla, Doğan Kuban gibi akademisyenleri ikna ederek atadım, böylece Bakanlık emriyle yağmayı önledim; Patara başta olmak kaydıyla pek çok kazıya destek verdim, ören yerlerini korumaya aldım.

Ayasofya’nın ikonolarını da iki cilt halinde yayınlattım. Ayrıca başta İstanbul olmak üzere, tarihi kentlerimiz için Türkçe ve İngilizce “prestij kitapları” yaptırttım. Bugün sanatçı ve edebiyatçılara ek olarak mimarların ve bilgisayar programcılarının telif haklarını da koruyan yasayı çıkarttım. Daha pek çok şey yaptım ama saymaya kalksam, buraya sığmaz.

Bu arada elbette Vahddetin’in köşkünü de teftiş ettim ama bizim yetkimizde olmadığı için birşey yapamadım. Bunun öyküsü kitapta var. O zaman beton da olsa, hiç olmzasa aslına uygun olarak restore edilmişti ve bahçeler bozulmamıştı. Ama sonradan mahvettiler.

[Haber görseli]

ÇINARALTI KAHVELERİ...

- Ormanlar, yeşil alanlar, tarihi yapılar, heykeller, meydanlar kadar, dönemin kahveleri de var İstanbul’un simgeleri arasında.

Yazıyorsunuz ki 1950’lerin ikinci yarısında Menderes döneminde yok olup giden birden çok aydın ve yazar kuşağından müdavimleri olan Küllük Kahvesi de bunlardan biri. Sonra Çınaraltı Kahvesi de öyle...

Babanız İhsan Kongar da müdavimlerden biri. Erdoğan’ın kurguladığı Millet Kıraathanelerinden ne kadar farklı, ne kadar yaratıcı mekânlar olduğunu okuyoruz.

- Kitapta içinde çok yaşamadığım için anlatmadığım bir “Çınaraltı Kahvesi” de Çengelköy’de, hemen iskelenin yanında vardı. Babam yazları oraya inerdi. Bir “Çınaraltı Kahvesi” de Emirgan’da vardır. Dilerim biri bir gün Salah Birsel gibi, bu “Çınaraltı Kahveleri”nin tarihini yazar. Oralar gerçekten aydınların, yazarların buluştukları, dedikodu yaptıkları ve iz bıraktıkları yerlerdi.

“‘İSTANBUL, İSTANBULLULARINDIR’A İNANIYORUM”

- Her şey çok güzel olacak olmasına ama belli ki epey vakit alacak! Ne dersiniz?

- Sanıyorum “İstanbul İstanbullularındır” söylemi gelecek için de umutlarımı barındıran bir slogan! “1 Mart ve 28 Haziran seçimleri istanbul için umut tohumları attı. Bakalım bu tohumlar yeşerecek mi?

(23 Nisan Balosu için Taksim Belediye Gazinosu'na giderken)

- Kitabın bütününe işaret etmesi dolayısıyla özellikle sorarsam: Kaçmak, ezilmeye, yok oluşa direnmek için; var olmak için nelere sığınıyor, direniyorsunuz?

- İnsanlığa inanıyorum, tarihe sığınıyorum. Eylem insanı değil, düşünce insanı olmayı tercih ettim.

[Haber görseli]

- Ağabeyiniz Engin Kongar’ı genç yaşta kaybetmenizin acısı... Sizden altı yaş büyük, 1956 Ekim’inde, ne yazık ki Aladağlara gittiği bir dağcılık seferinden ölüm haberi gelen ağabeyiniz uzun yaşasa sizi geçecekmiş dersek yeri!

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimar Mühendislik bölümünde okuyor. Bir yandan şiir ve öykü yazıyor, öte yandan lisanslı sporcu olarak kürek, yüzme, boks, eskrim ve dağcılık yapıyor... Ağabeyinizi, onunla İstanbul’u, geçmiş ve bugününüze etkisini anlatır mısınız?

- Ağabeyim hayatımın her yerinde. Genç ölümü hayatıma öyle bir damga vurdu ki: Genç öleceğim diye çok çalıştım... Her an ölüme hazır olarak “İyi insan olmaya” çaba harcadım... Okumayı ve spor yapmayı ondan öğrendim, onun sayesinde sevdim, bütün hayatımı okuyarak, çalışarak ve spor yaparak geçirdim. Bütün yaşamamı ve kişiliğimi, ağabeyim biçimlendirmiştir diyebilirim.

- Yeni çalışmalarınızı sorarak bitirelim söyleşimizi?

- Şimdilik birbirinden bağımsız üç projem var: Bir arkadaşımla birlikte yazdığımız bir kronoloji... AKP dönemini kapsayan bir siyasal çözümleme... Aşk ve maceraya dayalı bir siyasal roman!

(Ağabeyi Engin Kongar'la birlikte)

Emre Kongar / İstanbul-Bitmeyen Bir Aşk (1940’lardan Bugüne Efsaneler, Anılar, İzlenimler) / Remzi Kitabevi / 223 s. / 2019

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Emre Kongar, Oktay Ekinci, Orhan Veli