Kapat
A+ A-

Ayfer Tunç'un yeni romanı

Ayfer Tunç’un yeni romanı “Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura”; arkadaşlık, sadakat, hastalık, aile ve kader kavramlarının sorgulandığı büyük bir öykü. Yazarla, romanın içinden geçtiği dünyayı ve bu dünyanın yaşadığımız dünyadaki yansımalarını konuştuk.
Yayınlanma tarihi: 5 Mart 2018 Pazartesi, 18:11

‘Huzursuzluk çağını yaşıyoruz’
 
- Dünya Ağrısı'ndan bu yana dört yıl geçti. Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura ile geçirdiğiniz bu dört yıl nasıl bir süreçti sizin için? Yazarın metniyle kurduğu ilişkiyi anlamak için soruyorum bunu...

Sanırım her yazarın metniyle ilişki kurma süreci ve biçimi farklıdır, hatta her kitapta farklı olabilir. Bazı yazarlar dış dünya ile kurdukları ilişkiden kopmadan yazarlar, bazıları içine kapanır. Ben yazma sürecimi içe kapanma veya tersi diye tanımlayamam, yazmaya belli bir denge içinde devam ederim ama disiplinli olduğumu söyleyebilirim, belli bir düzen içinde çalışırım. Kesintili yazma sürecim nedeniyle bu romanın tamamlanması epey uzun sürdü. Toplumsal bunalımın giderek arttığı bir zamanda üstümdeki ağırlığın başka bir ağırlıkla yer değiştirmesini, en azından beni bir süreliğine koparmasını istedim ama her zaman mümkün olmadı bu. Öte yandan çalkantılı zamanlar kendi hayat tecrübelerimizi de düşünsel birikimlerimizi de derinden sarsar, böyle zamanlarda durulmak için kendimize zaman tanımamız gerektiği kanısındayım. Edebiyat dalganın akışına kapılmak yerine dalganın yerinden ettiği kumlarla ilgilenmeli bence.

- Peki hangi derdin romanı elimizdeki? Bu romanla üzerine gitmek istediğiniz mesele neydi?

Kader. Mistik çağrışımları olan bu kavramı bilim ve teknolojinin şaha kalktığı günümüzde nasıl tanımlayabileceğimiz sorusu. Yeni bir yüzyılın henüz başındayız ve bu yüzyıl benim yarısına tanık olduğum geçen yüzyıldan çok farklı. Dijital devrimle birlikte, dünyayla aynı anda ve aynı hızla alıştığımız yeni ve yüksek konforlu bir yaşama anlayışının kavramlarımızı ve değerlerimizi nasıl altüst ettiği beni bir süredir meşgul ediyor. Değerleri altüst olan insan kaçınılmaz bir biçimde değişir. Yirminci yüzyıl insanlığın, büyük düşünceler ve tasavvurların çağıydı, kavramlar ve değerler insanlığın iyiye doğru gelişimini öngörecek biçimde tanımlanıyordu. Ama bugün hayatımızı işgal eden, başta sosyal medya olmak üzere bütün iletişim biçimlerine bakarak, insanlık idealinin çok uzağına düştüğümüz hissi içindeyim. İnançtan bilime, aşktan aileye, iyilik/kötülükten yersiz yurtsuzluğa, aidiyetten kopuşa kadar düşünce dünyamızı oluşturan bütün kavramlar bugün yeniden tanımlanmaya muhtaç. Aşk ve kader bu sorgulamayı derinden yapmamızı sağlayan araçlar.
 
“BU ÇAĞ KAVRAMLARI TÖRPÜLÜYOR”

- Her yeni kitap yeni de bir sınanmadır aslında. Bu roman size hangi yeni tecrübeleri yaşattı? Neyle sınadı? Aşk mesela bu sınanmalardan biri miydi? Bu bağlamda aşkı yazmak size ne hissettirdi?

Ben insanın ontolojik olarak ruhunda bir boşlukla yaşadığı kanısındayım, bazıları bu boşluğu derinden hisseder, bazıları hissetmemeyi tercih eder. Varoluşumuza dair temel soruların kaynaklandığı bu boşluğu doldurmak için yalnız aşka değil inanç gibi, aidiyet gibi, aile, toplum, yurt, sevgi gibi pek çok kavrama sarılıyoruz ve bunlara genellikle gereğinden fazla değer atfediyoruz çünkü öğretiler bize üstün ve değerli olduğumuzu söylüyor. Ama varlığımızın evrende bir anlam ifade etmesi için bu değerlere ihtiyacımız var, hiçiz aslında, özbenliğimiz bu anlam verme çabasına şiddetle ihtiyaç duyuyor. Aşk da bu değerlerden biri ve ruhumuzun çok güçlü bir röntgeni. Ama bu yüzyılın henüz başında bile en ağır şekilde dumura uğrayan, etki etme gücünü en çok kaybeden kavramlardan biri. Bu romanı yazarken aşk dediğimiz şeyin kendine özgü bir “hamaset” ile listelenebilen bir sığlık arasında sonsuz tarifi olduğu, tanınmayacak hâle geldiği, aynı zamanda insanlığın bütün zamanlardan daha fazla aşkı aradığı düşüncesiyle meşgul oldum. Her türlü kolaylığı ve pek emek vermeden her şeyi elde edebileceğimizi vazeden, bu yolla insan zihnini hızla aşındıran bu çağ kavramları da törpülüyor, aşk da payına düşeni alıyor.
 
“NEW YORK, BU ROMANIN MAYALANDIĞI YER”

- Romanın iki başkenti var: İstanbul ve New York... Fakat kahramanlarınızın başkentleri, hatta kendilerini ait hissettikleri bir yer yok. İnsanların bu yersiz yurtsuz olma ya da gerçek anlamıyla "dünyalı" hâli artık sıkça rastladığımız bir mesele olarak karşımıza çıkıyor edebiyatta. Nedir sizce bunun nedeni? En azından sizi böyle kahramanlar yaratmaya iten sebepleri öğrenmek isterim...

Çünkü aidiyet de yeniden tanımlanmaya muhtaç kavramlardan biri ve huzursuzluk çağını yaşıyoruz. Huzursuzluk bizi yollara düşürüyor. Bugün dünya üzerinde bunu dayatan şartlar fazlasıyla mevcut. Dünyanın her yerinde milyonlarca insan toplumsal veya bireysel nedenlerle kendine yeni yurtlar arıyor. Fazla uzağımızda da değiller. Bugün milyonlarca Suriyeli bizde ve başka ülkelerde yaşıyor. Onlarla sadece karşılamamız bile aidiyeti, kökü, bir toprağa ait olmayı ırkçı veya insancıl bakış açılarıyla, az veya çok sorgulamamıza yol açıyor. Aidiyetimizi mümkün kılan şartlarda bir bozulma olursa nerede var olacağımıza dair bir sorgulama hâline gireriz. Bunun her zaman bozulmadan kaynaklanması da gerekmez, olanaklar cezbedici olabilir, insan deneyimlere açık bir varlık olduğu için denemek isteyebilir. Öte yandan “dünyalı” olma hâli bu yüzyılın çok kolaylaştırdığı, yeryüzünün yeni ekonomi ve politikasının mümkün kıldığı bir durum. Dünya çok küçük artık. Geçmiş yüzyıllarda onlarca yıl süren göçler günümüzde birkaç ayda yaşanıyor. On dokuzuncu yüzyılda cüretli bir hayal olan şeyleri, bugün göze aldığınız zorluklar ölçüsünde gerçekleştirebilirsiniz. Dolayısıyla eski kodlarla yaşamayı da eski kodlarla düşünmeyi de bilinçli bilinçsiz gözden geçiriyoruz aslında. Cemal Süreya’nın dizeleriyle söylersek “yeni bir hayatın acemileriyiz/ bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor/ şiirimiz, aşkımız yeniden.” Bu romandaki karakterler de öznel nedenleriyle acemi ve “dünyalı” oluyorlar ama hiçbir neden tek başına öznel değildir, onu mümkün kılan genel şartların içinde filizlenir.

- Detaylı New York anlatımları romanın önemli renklerinden... Nasıl bir ilişkiniz var bu şehirle? Roman için gezip gördüğünüz, notlarla yaşattığınız bir şehir mi yoksa yaşadığınız bir şehir mi?

Benim metinlerimde ev başta olmak üzere mekân duygusu çok önem taşır, yazdığım karakterlerin nerede ve hangi şartlarda yaşadığını daha en baştan bilmem gerekir çünkü çevre insanın karakterini biçimleme gücüne sahiptir, özellikle büyük ölçekli yerleşimler, metropoller olumlu ya da olumsuz açıdan büyüleyicidir, bu tür şehirlerden nefret ederiz veya taparız. Her ne kadar Londra, Berlin gibi Avrupa başkentlerinin yeniden yükselen yıldızı ışığını hafiften solduruyor gibi görünse de New York özellikle muazzam mimari yapısıyla ve kozmopolit nüfusuyla çok etkileyici bir şehir benim için. New York’ta geçen bir roman yazayım diye düşünmedim tabii ki, bir süre orada yaşadım, dokusuna, karakterine az çok vakıf oldum, çokça gezdim, anlamaya çalıştım. Çok ilginç insanlar tanıdım, yaşam öyküleriyle, mekânlarla ve bambaşka bakış açılarıyla karşılaştım. Avrupa’ya oranla kısa tarihi, hemen herkesin köklerinin dünyanın dört bir tarafına uzanıyor olması nedeniyle New York köksüzlerin ya da kendine bir kök arayanların Avrupa şehirlerinden çok daha kolay ve daha etkili bir şekilde aidiyet kurabildiği bir şehir. Orada yaşarken sadece yaşadım, notlar almadım, bir şey araştırmadım, zaten öyle bir âdetim yoktur ama bu şehirdeki her deneyimin bir anlamda içime işlediğini daha içindeyken fark ettim. New York için bu romanın mayalandığı yer diyebilirim.
 
“AİLESİ, İNSANIN KADERİDİR”

- Aile, üzerine düşünmeyi sevdiğiniz konulardan biri. Romanlarınızda genelde karanlık bir ayna tutuluyor bu yapının içine. Aileyi toplum içinde nasıl konumlandırmalıyız peki? Toplumun karanlık aynası mı yoksa aydınlığa bakan tarafı mı? Ne verir bize bu küçük topluluk?

- İnsanı içine doğduğu aileden ayrı düşünemeyiz. Ailesi insanın kaderidir, adını koyar, hayat yoluna en azından başlangıçta karar verir. Kişiler bu yola bir noktada müdahale edebilir ama çoğunluk onu da yapamaz. Bir insan parçası olduğu aileden kopabilir veya ailesiyle ilgili aidiyet kodlarını değiştirebilir ama bu zaten yaygın bir insanlık durumudur. Ailenin bence en temel özelliği mahrem olmasıdır, aile özel alandır. Perdeler çekilir ve aile sırları odalara hapsedilir. Bu mahremiyet ailenin kendini dış dünya tarafından sorgulanmasından korumasını sağlar ama aynı zamanda bir gizem de yaratır. Aile kurumu dünyanın her yerinde, her kültürde sorunlu ama bizimki gibi toplumlarda daha fazla çünkü bu tür geleneksel toplumlarda ailenin ayakta kaldığı illüzyonunu yaratan unsur “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı. Oysa yen içinde kalan kırık kol kangren olur, o kolu kesip atmak zorundasınız, aksi hâlde ölürsünüz. Ama yokmuş gibi davranma konusunda maharet kazanmış olan bizimki gibi toplumlarda bu kangren de görmezden gelinir. İnsana dair her sorunun dayatmalarla, yasalarla çözüleceği sanılır, oysa bu şartlar değişmedikçe sorun çözülmez, aksine, kördüğüm olur. Peki nasıl çözebiliriz? İnsanlaşarak. Nasıl insan olabiliriz? Özbenliğimiz farkında olarak, hem kendimize hem başkalarına saygı duyarak. Bu mümkün mü? Soyut bir düzlemde düşünürsek mümkün, ama insanın var olduğu şartları soyut kavram ve değerler kadar somut şartlar ve zamanın akışıyla üstümüze yığılan unsurlar belirliyor.


- Aşk ve ölüm... Birbirinden çok ayrı uçlar ancak romanda bir duyguyu etrafında toplanıyorlar: "Yokluk". Yokluk neden ve nasıl bir buluşma noktası hâline gelebiliyor insanlar için?

Çünkü yokluk varlığın karşıtı. Her şey karşıtıyla var, karanlık olmasa ışığı bilmeyiz, kötülük olmasa iyiliği anlayamayız. Umut öleceğini öğrendiği için hayat üstüne düşünmeye başlıyor, o güne kadar görüş alanında olmayan kavramlar hakkında düşünüyor. Ona kendi varlığını gösteren şey yokluk ihtimali. Hayatımızda pek çok kavramı düşünmemizi gerektirecek binlerce şey olur ama biz seçici algı değimiz algı biçimiyle bunlara bakarız. Böyle yapmamıza neden olan şey hayatımızda meydana gelen bir değişikliktir. Bu romanın meselesi tam da bu.
 
Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura / Ayfer Tunç / Can Yayınları / 448 s.

Cumhuriyet İMECESİ