Dünya çıldırmış

Usta oyuncu Suna Keskin ile dünü, bugünü ve sanatı konuştuk.
Yayınlanma tarihi: 23 Aralık 2018 Pazar, 12:31

[Haber görseli]

Yağmurlu bir gün. Bugün gazetede tam 55 yılını sanata adamış usta oyuncu Suna Keskin ile buluşacağız. Sayısız filme ve oyuna imza atmış sanatçı bu aralar Tiyatro Kare’de Ahududu adlı oyunda rol alıyor ve Alzheimer hastası bir kadını canlandıracağı yeni bir oyuna hazırlanıyor.
Sohbete gazetenin arşiv servisinde başlıyoruz. O sırada yanımıza gazetemizin arşivine 30 yıldır emek veren çalışanı Gülsev Abla geliyor elinde bir fotoğrafla... Fotoğrafı Suna Keskin’e uzatıyor ve uzun bir sessizlik; usta oyuncunun gözleri doluyor. Elindeki fotoğrafta Yılmaz Güney ve Keskin...
Bugün anılara, geçmişe, özlemlere bir yolculuk yaptık Keskin ile...

Üç sezondur Tiyatro Kare’de “Ahududu’’ adlı oyunda rol alıyorsunuz. Rolünüzden bahseder misiniz?
10 yıldır Tiyatro Kare’de çeşitli oyunlarda oynadım, son olarak da şimdi “Ahududu” diye bir oyunumuz var evet. Turnelerimiz var, bu yaşta bile koşturuyorum ben. İki sene bitti, “Ahududu” ile 3. seneye girdik, çok da güzel gidiyor. Çok iyi çalıştık “Ahududu”yu, 3. sezonu. Son derece özen gösterdi Nedim, hepimiz öyle, tek tek ayrıntılarıyla dekoruyla kostümüyle o kadar güzel bir dekorun içinde oynuyoruz ki, gördüğüm zaman dedim ki “Bu dekorun içinde oynamak harika bir şey olacak.”
“Ahududu”da iki kız kardeşin ileriki yaşlarında yaşadıkları bir takım garip olaylar anlatılıyor. Canım Melek Baykal kardeşimi oynuyor. Çocuklukları bir konakta geçiyor. Sultan bilmem kaçıncı kişinin yakınları bir doktor, kimyager, eczacı bir ailenin kızları. Hiç evlenmemişler, bir tanesi kimyager olmak istemiş fakat babası kendisi kimyager olduğu ve zorluklarını bildiği için müsaade etmemiş.
Yani evde kalmış, hafif çatlak iki kadının hikâyesi. Gençliklerinde olamadıkları şeyi ileriki yaşlarına taşıyorlar ve birtakım ilaçlar, şerbetler, şuruplar, reçeller yaparak mutluluklarını idame ettirmeye çalışıyorlar. Evlerinin bir kısmını kiraya vermek üzere davet ediyorlar bir takım insanları ama o insanların şöyle bir özelliği var, yalnız, hastalıklı, hayattan hiç zevk almayan, bezmiş insanlar bunlar. Onları rahata kavuşturuyoruz biz diyorlar.

Rahata kavuşturmak ne anlama geliyor?
Şu anlama geliyor, ahududu şurubuyla öteki tarafa gönderiyorlar. Ve mazeretleri şu: Onlar bu dünyadan o kadar sıkılmışlardı ki, o kadar nefret etmişlerdi ki, biz onları rahata, huzura kavuşturduk. Beyan ettikleri şey bu, bizim günahımız yok, bu bize verilmiş bir görev. İşte iki kardeş birbirlerine yardım ederek bu görevlerini sürdürüyorlar, bir çılgın kardeşleri daha var evde, üçü birlikte... Aslında komedi olarak oynuyoruz biz bunu, ama aslında iki deli kadının işlediği cinayetler.

Sahnede çatlak bir kadını canlandırmak çok keyifli olsa gerek?
Çok keyifli, o kadar keyifli ki... Hatta bir arkadaşım bana “Suna, o kadar tatlı ki, benim maktul olasım geldi” dedi. Yani keyifli keyifli gidiyorlar öteki tarafa diyelim. Konu böyle bir konu tabii eğlenceli bir hale getirdik ama sonunda onlar da bakım evine ya da tımarhaneye gönderiliyorlar, doğrusu da o zaten. Ama bütün bunlar çok ince bir çizgiyle anlatılıyor seyirciye...

Bildiğim kadarıyla oyunun orijinalinde adalet kavramı yer almıyor, ama siz bunu sık sık vurguluyorsunuz?
Evet yok, fakat Nedim Saban’ın kendine göre bir yorumu var. O yorumda Nedim adalet kavramını da dile getirdi ve oyunun içine yaydı. Tabii ki çok iyi oldu çok güzel oldu bugünümüze birtakım göndermeler yer aldı ve çok da beğeni aldı.

Eleştirenler oldu mu?
Evet bazıları bunu çok eleştirdi “niçin bu oyunu bozdunuz” gibi konuşmalar geldi. Halbuki ben öyle düşünmüyorum. Çok iyi oldu, çok uygun oldu.

Hazır adalet demişken, sizce adil ve adaletli bir dönemden mi geçiyoruz?
Bu toplumu bireyler yönetiyor, aynaya ister tek başımıza bakalım ister topluca bakalım, sen ne görüyorsan ben de onu görüyorum. Tabii ki adil bir düzen var diyemeyiz, ekonomide enflasyon, politikada enflasyon, sanatta enflasyon, hepsi mevcut. Tabii bunu hayatın bütün alanlarına yaymak lazım, toplumsal bir adaletsizlik elbette var. Peki bu sadece bizde mi var? Bütün dünyada var, çıldırmış vaziyetteyiz, dünya çıldırmış. Bu da, bu yaşta bir oyuncu olarak, vatandaş olarak, insan olarak beni üzüyor, kadın olarak üzüyor, her türlü üzüyor. Dibe vurmamak için çırpınıyoruz, dik durmak için. Belki amiyane bir şey söyleyeceğim ama kuyruğu dik tutmaya çalışıyoruz.

Geçmişe özlem var mı, rol arkadaşlarınıza, o zamanın sanatına...
Hep var, burnumuzun direğini sızlatan durumlar var, özlemler var. Ama bugün de güzel şeyler var, onların tadına varalım deyip deyip varamıyoruz bir türlü. Gayret gösteriyoruz ama zor oluyor.

Yeni bir oyun, film ya da belki dizi var mı?
Olanlarla bu sene idare ediyoruz. Geçen sene yaz projesi oldu, bir müzikalde oynadım, o benim için değişik bir tecrübe oldu. Oyuncu aç gözlüdür, her şeyi yapmak isteriz, her oyunda ve her rolde aklımız kalır. Ah şunu da oynasaydık, o da olsaydı, bu da olsaydı derken bu sene öyle bir şey yaşadım ve çok da iyi oldu. Bu yaşımda beni mutlu etti.

Aklınızda kalan bir rol var mı?
Aslında ben oyuncu olarak 55 yılda çok güzel roller oynadım, doyuma ermiş bir oyuncuyum. Fakat şöyle bir durum var, hep özel tiyatrolarda çalıştığım için mesela bir klasik oyunda oynamayı arzu ederdim; bir Shakespeare, bir Goldoni ya da gençliğimde Ofelya’yı oynamak isterdim.

İlhan Selçuk’un yazdığı oyun

Cumhuriyet Gazetesi’ne daha önce geldiğinizi hatta İlhan Selçuk ile anınız olduğunu duydum anlatır mısınız?
Tam yılını hatırlamıyorum, zannediyorum 70’li yıllardı. İlk Nâzım Hikmet’i oynayan oyunculardanız. Tuncel Kurtiz, Erol Günaydın, Cahit Irgat ve ben Nâzım Hikmet’in “Yolcu”sunu yaptık. Ve bu da çok güzel karşılandı İstanbul’da, çok güzel iş yaptık. Anadolu turnesine çıktık ve bir aylık iş bağlandı, o zaman öyle tabir ediliyor. Gidiyoruz, hiçbir yerde oynatmıyorlar; valiler, işte kaymakamlıklar, oradan oraya gidiyoruz, öteki şehre gidiyoruz oynanmıyor, oynanmıyor... Hatta Çorum’du galiba, arkamızdan bir gün teneke çaldılar, “Komünistler, komünistler.” Biz yürüyoruz arkamızda çocuklar, çingenelerin eline vermişler tenekeleri vura vura geliyorlar. Biz arkamıza bakıyoruz, Cahit abi, Tuncel, ben, Erol Günaydın, şaşkınız. Acaba üstümüze hücum ederler mi diye bir tedirginlik de var. Atatürk’ün heykeline siyah çelenk bıraktık orada, otelimize kadar bunlar bizi takip etti. Geldik, dedi ki Erol Günaydın “Devam edemeyiz” ben inatla dedim ki “Hayır, bir aylık turne bağlandı, sonuna kadar gideceğiz. Bir yerde oynayacağız elbet.”

Tabii ki Samsun’a kadar gittik hiç unutmuyorum; hiçbir yerde oynayamadık fakat İstanbul’da oynadığımız bir oyundu o zamanlar. Sonra döndük işte, İlhan Selçuk bunu köşesinde yazmıştı. Çok güzel bir yazıydı, ben de teşekkür etmek üzere gitmiştim Cumhuriyet’e...
O dönem Gülriz Sururi Engin Cezzar Tiyatrosu “Ferhat’la Şirin”i oynadı, o gün biz de Nâzım Hikmet’in “Yolcu”cusunu oynadık. Güzel iş yaptı İstanbul’da, tanıttık böylece Nâzım’ı. Tabii ki tanınıyordu ama tiyatroda ilk oynayanlardanız, ilk “Cesur yürek” diyelim.

AHUDUDU NEREDE?

8 OCAK: İstanbul Profilo
9 OCAK: Kayseri Şehir Tiyatrosu
10 OCAK: Ankara MEB Şura Salonu
14 OCAK: Adapazarı Serdivan Kültür Merkezi
19 OCAK: Trump Kültür Merkezi

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

İlhan Selçuk, Engin Cezzar, Erol Günaydın, Melek Baykal, Yılmaz Güney