Aşk üçgeni deyince...

2018’in en beğenilen filmlerinden ‘Beoning-Şüphe’ gösterimde.
Yayınlanma tarihi: 11 Ocak 2019 Cuma, 06:40

[Haber görseli]

Son Cannes festivalinde epeyce alkışlanmasına karşın jürinin dikkatini pek çekemeyince sadece FIPRESCI ödülüyle yetinmek durumunda kalan ve bugün gösterime giren, geçen yılın ‘en çok konuşulan’ filmlerinden, Güney Kore yapımı “Boening-Şüphe”, baştan belirtmek gerekirse yeni haftanın en görülesi filmi kanımca. “Şiir”le (2010) hayranlarını mest etmesinden 8 yıl sonra, ülke yöneticileriyle arasını limoni olmaktan çıkarıp yeni bir başyapıtla çıkagelen Güney Koreli yönetmen Lee Chang-Dong, “Rüzgârın Şarkısını Dinle”, “Sahilde Kafka”, “1Q84” vb. gibi ‘hayatı algılayışımızı değiştiren’ kitaplarıyla gitgide ‘kültleşen’ Japon yazar Haruki Murakami’nin ‘Samanlık Yangını’ adlı bir öyküsünden senaryosunu Oh Jung-Mi’yle birlikte uyarladığı “Şüphe”yle, sinemada çok kullanılmış o bildik aşk üçgeni kalıbını yineleyip yenilerken baştaki romantizm dalgalarından savrularak belirsizlik ve gerilimle karışık ‘neo-noir’ımsı derinliklere dalıp sonuçta seyircisini 2.5 saatliğine tutsak edilecek etkileyicilikte ve kaçırılmayacak nitelikte, taşkın bir öfke- saplantı çeşitlemesi ortaya koymuş.
Askerlikten yeni terhis olmuş, Seul’de hamallık gibi ayak işlerinde çalışan, yaratıcı yazarlık eğitiminden geçmiş, William Faulkner gibi bir yazar olmak hayali içinde, roman yazmaya çalışan, içedönük, yalnız delikanlı Jong Su’nun (Jun Jong-Seo) tesadüfen yolda tanıştığı, pandomim meraklısı, şirin, cıvıl cıvıl bir genç kız olan Hae-Mi’ye (Yoo Ah-In) sokak piyangosundan kazandığı kol saatini hediye etmesiyle başlayıp kızın ortalığa çıkmayan kedisiyle yaşadığı, ışıksız, daracık ve darmadağınık odasında mercimeği fırına vermeleriyle hızlanan lişkisi, Hae-Mi’nin bir Afrika seyahatine çıkmasıyla kesiliyor. Öfkesini kontrol edemeyip bir resmi görevliyi darp ettiği için içeri düşmüş, geçimsiz, aksi, yoksul babasının mahalledeki döküntü evine, tek kalmış ineğine bakan ve onları terk etmiş annesiyle de görüşmeyi 6 yıldır kesmiş olan Jong-Su’nun vaktiyle ne çirkinsin dediği, aynı mahalleden, eski çocukluk arkadaşıdır bir güzellik operasyonu geçirmiş Hae-Mi, yazar adayı Jong-Su’dan yokluğunda kedisine bakmasını ister.

Hae-Mi’nin Afrika’dan dönüşündeyse, onun Kenya’da Nairobi havaalanında tanıdığı, kibirli, küstah, alaycı Ben (Steven Yeun) adındaki zengin, gıcık biri hikâyeye dahil olarak naif ve duyarlı kızın aklına (ve gönlüne) girip sinsi sinsi ikilinin beraberliğine taş koyuyor. Hae-Mi’yi fena halde etkisi altına alan Ben’in çiftin sevdaya dönüşmek üzere olan ilişkisini giderek değiştirdiği filmin yarısından itibaren kız kayıplara karışıyor. Neredeyse tuvalete bile Porsche’siyle giden, hayatı sırf ‘oynamak’tan ibaret sayan, en büyük hobisinin de eski seraları yakmak olduğunu söyleyen, tekinsiz Ben’i Fitzgerald kahramanı “Muhteşem Gatsby’ye benzeten Jong-Su, ansızın kayıplara karışan sevdiceğine bir türlü ulaşamıyor bundan böyle. Ama kızın yabancılardan hoşlanmayan kedisini, Ben’in konuklarını akşam davetlerinde ağırladığı o zengin evinde bulunca nicedir kuşkulanmakta haklı olduğunu anlıyor. Çok parlak bir gençken yaşlılığında düşkün, cezaevine tıkılmış, yoksul bir emekliye dönüşmüş babasının genlerinden geçen öfkesi kabarıyor ve kendine güvensiz kahramanımızın, oyunbaz ve kibar ‘kundakçı’ Ben’le patlak verecek, kaçınılmaz çatışması o dehşetengiz benzinle yakma finaliyle sonuçlanıyor.

Louis Malle’in en iyi dönemindeki Jeanne Moreau’yu yıldız yaptığı ikinci filmi “Ascenseur pour L’Echafaud-İdam Sehpası”nda kullandığı usta trompetçi Miles Davis şarkısıyla desteklenmiş, vurmalı çalgılar ağırlıklı, ilginç müzikleriyle de iz bırakan “Şüphe”nin başlarındaki romantik tonu, Ben’in devreye girmesiyle gittikçe gerilimin tümsekli yollarına sapıyor ve seyirciyi bir öfke, saplantı, kıskançlık, şiddet sarmalına dolanacağı, ilgi ve merakla tüketilen, ustaca anlatılmış, çekilmiş, oynanmış bir sıradışı evrensel filme evriliyor hikâye. Özetle her sinefilin kesinlikle kayıtsız kalamayacağı bir film “Şüphe”.

A+ A-