Kapat
A+ A-

'Kadınların problemleri hâlâ sürüyor'

38. İstanbul Film Festivali'nde restore edilmiş kopyasıyla izleyiciyle buluşacak "On Kadın" filminin başrol oyuncusu Türkan Şoray ve yönetmeni Şerif Gören ile bir araya geldik. İkili, 32 yıl sonra filmi yeniden hatırladı, setten anılar paylaştı. Gördük ki sinema tutkusu tükenmek bilmiyor ama kadın sorunları da hâlâ baki..
Yayınlanma tarihi: 7 Nisan 2019 Pazar, 13:21

Yılın en heyecan verici randevusu için İKSV yönetim binasının en üst katındaki Firuze’deyim. Şerif Gören gelmiş bile. Oturup iki dakika sohbete başlıyoruz ki Türkan Şoray da geliyor. İkisi bir araya gelir gelmez de şakalar, takılmalar, atışmalar gırla gitme başlıyor. Belli ki özlemişler birbirlerini ve belli ki yakınlıkları hiç eksilmemiş hâlâ. “Ne kadar genç görünüyorsunuz, ne güzel” diyor Türkan hanım ve soruyor sonra “Peki ya ben?”. Şerif Gören “Aman efendim siz hep çok güzelsiniz, gerek mi var söylemeye” diyor ama çok geç… Türkan hanım etraftakilere dönüp, gülerek, “Bak işte, hep böyledir, bir güzel söz koparamazsınız ağzından, lanet yönetmen işte” diyor. Herkes yerlerde…

38. İstanbul Film Festivali’nde Zurich Sigorta’nın katkılarıyla restorasyonu yapılan ve Şerif Gören yönettiği, Türkan Şoray’ın ise dokuz ayrı rolü birden canlandırdığı “On Kadın” izleyiciyle buluşuyor. Biz de Türkan Şoray ve Şerif Gören ile birlikte, filmin çekilmesinin 32. yılında işte bu yüzden bir araya geldik ve lafların üstüste bindiği, son derece neşeli, keyifli ama zaman zaman da hüzünlü bir sohbet yaptık.

-"On Kadın" ikinizin de filmografisinde özel bir yere sahip değil mi? Türkan hanım sizin için dokuz farklı kadını canlandırdığınız, zorlu ama heyacan verici bir film. Şerif bey, sizin için de özel bir yeri var tabii bu filmin... Yani belki de ilk kez tam anlamıyla kadın meselelerine eğildiğiniz film oldu “On Kadın”, değil mi?

Şerif Gören: Evet, Atıf abi (Yılmaz) sormuştu bana niye on kadın çektin diye, sana kadın kalmasın diye demiştim. (Gülerler) O zaman, o daha çok kadın filmi çekiyordu ya…

Türkan Şoray: “On Kadın”ın benim sinema kariyerimde de gerçekten çok farklı bir yeri var. Ayrıca ben İstanbul Film Festivali’ne çok teşekkür ediyorum bu filmin tekrar ortaya çıkması sağlandı. Bu filmden bahsedilmeliydi, o yıllarda çok cesaretle yapılmış bir filmdi, tüm kadın hakları işleniyordu filmde. Toplumun her kesiminden, her konumudan mücadele veren kadınların, güçlerini ele alan kadınların... o dönemlerde çok az örneği vardı böyle bir filmin ve bu rol benim için çok büyük bir şanstı, 9 ayrı kadını canlandırabilmek bir oyuncunun herhalde hayalinde görebileceği bir şey, aynı filmde üstelik düşünebiliyor musunuz... Ben çok seviyorum o kadınları, o kadınların hepsinin bir ortak kaderi var, hepsinin kaderi bir yerde buluşuyor finalde, o da çok hüzün verici.

'En sevdiğim köylü kadındı'

-Senaryoyu yazan Hüseyin Kuzu idi. Bu fikir kimden çıkmıştı peki, siz mi istemiştiniz ondan bu senaryoyu yazmasını?

Ş.G.: Önce ben söylemiştim böyle bir film çekelim diye. Sonra berber oturduk kadınları tespit ettik. Hepsinin ayrı bir yer vardı, benim en beğendiğim aslında tele kızdır mesela, Türkan hanım da orada nasıl döktürmüş… Geçen gün yine seyrettim de hepsinde ayrı bir şey var, hepsi de aslında gerçek olaylardan alınmıştı, gazete haberleri filan. Hüseyin'den de mesela o diyalogları yazmasını beklemezdim ama çok güzel yazdı.

T.Ş.: Ben de en çok köylü kadını seviyorum. Hani üstüne kuma geliyor, içim acıyor o kadına…

Ş.G.: Kadınlar genellikle orada kurbandır. İşte namus, ahlak ve de işte o zamanki feminizm… Kadınların o döneme göre özgürlüklerini yavaş yavaş elde etmelerine yönelik şeyler de vardı filmde.

T.Ş.: Tam 80’li yıllar işte, feminizmin yeni yeni yayılmaya başladığı yıllar. Kadın haklarının falan konuşulmaya başladığı dönem. Onun için çok cesaretle ve yerinde yapılmış bir filmdir.

Ş.G.: İşte mahallenin namus bekçiliğinden tut da, gazeteci kadının bölümünde otele gidince nüfus kağıdı sorarlar, sonra da gidip kapıyı dinlerler. Yani bir namus bekçiliği düşünsene… Bunlar o günün ahlakçı bakışı diyeyim biraz, öyle şeyler vardır. Yine mesela betonlaşmaya karşı ilk ikazlar vardır o filmde. Gazeteciyle birlikte gittikleri yerde pankartlar, konuşmalar filan olan sahnede, orada dikkat ederseniz 360 derece döner kamera ve her yer betonlaşmıştır, bir tek ağaç yoktur.

-Yani hem kadın meselesi açısından, hem çevre meseleleri, betonlaşma açısından bugüne dair çok şeyi var aslında filmin söyleyecek.

T.Ş. Çok evet… Hâlâ bu problemlerin bir çoğu halledilmiş değil ki…

Ş.G.: Kadının o baskılanması… Gelin bölümünde işte kadının o yemek getirdiği sahne… Kadının orada sessiz bir kadının oradaki tavrı…

T.Ş.: İsyanı… Zaten hepsi sonunda isyan noktasına geliyor, kaderleri birleşiyor.

Ş.G.: Köylüde de mesela sessiz bir insan vardır, evde hep hapistir dışarıya çıkmaz, sepet uzatır ekmeğini bakkaldan öyle alır, sokağı bilmez bile. Bence yakın tarihimize doğru düzgün bakan filmlerden biridir, sadece kadın meselesi olarak değil, toplumsal, ekonomik ve sosyal değişimlerin toplumdaki etkilerini de görürüz. Ahlak ve kadınların değişimi, cinsel özgürlük ve kadın erkek eşitliği de orada bir şekilde vardır.

O bizim kızımız...

- Filmde tabii çingene bir kadın var, köylü bir kadın var, burjuva bir kadın da var… Toplumun her katmanından, her kesiminden neredeyse kadınlar var filmde. “On Kadın”daki karakterleri canlandırmadan önceki hazırlanma sürecinde neler yaşadınız?

T.Ş.: Bir kere bütün o kadınları tanıma imkanı buldum. Onun dışında da beni yaşlandırmak istediler, o zaman daha gençtim tabii… Hiç unutmuyorum, bir yerde çekimdeyiz, ben de arabada beni sete çağırmalarını bekliyorum, elim kapının dışında kalmış, yüzüme kırış kırış makyaj yapılmış ama elime gerekmemiş herhalde elim öyle duruyor arabanın camından sarkmış vaziyette… İki tane oğlan çocuğu geçiyordu, ellerinde çantaları, biri "Vay be Türkan Şoray'a bak ne hale gelmiş yüzü buruş buruş olmuş " diyor, öbürü de "Yok be enayi baksana öyle olsa, ellerine bak, elini görmüyor musun makyaj o makyaj " diyor, ne gülmüştüm…

-Çingenenin hikâyesini gerçekten onların yaşadığı yerlerde çektiniz değil mi?

Ş.G.: Tabii Sulukule'de çektik, o gerçek oyuncular hep roman kardeşlerimiz. Romanlar gerçekten türk sinemasına akın akın giderlerdi, nasıl koşarlardı. İnci sinemasına mesela, Pangaltı’daki, Kasımpaşa’dan akın akın gelirlerdi. Bilhassa Türkan’ın filmlerine bayılırlardı.

T.Ş.: Tabii ben oraya gidince de bayıldılar. Bizim kızımız, bizim kızımız diye hep… Ben roman kızı çok oynadım ya filmlerde, o diyor ki benim kızım, öbürü diyor ki benim kızım. Böyle bir güzellik yaşadıktı orada.

'Aslında dünya tatlısıdır, ama...'

- Nasıl bir yönetmen peki Şerif bey, sette tavrı nasıl, biraz da ondan bahsedelim.

T.Ş.: Valla biz... (gülüyor)

Ş.G.: Açık konuşun. (gülerler)

T.Ş.: Sette, çok böyle, sert bir tavrı olur hep. Aslında dünya tatlısıdır set dışında. Bir anım var benim, bir gün Beşiktaş'ta bir yerde çekim yapıyoruz, "On Kadın" için, ben on beş dakika geç kaldım, bilmiyorum hatırlıyor musunuz?

Ş.G.: Evet.

T.Ş.: On beş dakika! Ama elimde olmayan sebeplerle, çünkü benim mesleğimde en dikkat ettiğim şey geç kalmamak. Yani hakkım yok benim o kadar insanı bekletmeye. Utanırım, yerin dibine geçerim. Fakat tarfik mi vardı, ne oldu, on beş dakika geç kaldım. Biz bir kavga! Yani hiç müsamahası filan olmayan biri...(gülüyor) Ama onun dışında, kameranın önünde, oyuncu-yönetmen olarak hiçbir şeyimiz olmadı değil mi? Yani benden istediğiniz her şeyi aldınız oyuncu olarak.

Ş.G.: Evet. Benim bir şey söylememe bile gerek kalmıyordu.

-Peki size soralım Şerif bey, nasıl bir oyuncuydu Türkan hanım? Hem de dokuz farklı kadını oynaması gereken bir filmde?

Ş.G.: Yani dokuz kadın rolünü düşündüğümüzde, şu an için bakıyorum, gerçekten dehşet. Başka bir şey, yani bilmiyorum, herhalde çok içten gelen bir şey mi, o kadar kadını ayrı bir şeyle oynayabilmek, dehşet. Yakın zamanda bir daha izledim çünkü, müthiş bir şeydi, tekrar görünce... Yani eskiden aklımda kalmış tabii, 87'den bugüne, 32 yıl geçti.

- Bugün "On Kadın" gibi bir film çekilse, bugünün toplumuna bakarak hangi kadını eklemek isterdiniz onların arasına?

T.Ş.: Çalışan kadın olabilir. Var mıydı çalışan kadın bizim filmde?

Ş.G.: Gazeteci sayılabilir tabii çalışan kadın.

T.Ş.: Onun dışında, yani emekçi kadın. O olabilir mesela. Fabrikada çalışan kadın...

Ş.G.: Ben de mesela şu bilim çağında yeni yetişen kızlarımızı çekmek isterim, harika olur. Çünkü Türkiye değişecek, bir nesil sonra Türkiye çok farklı bir yer olmaya başlayacak.

T.Ş.: Ama işte inşallah bu bilim çağından ülkemizdeki bütün kadınlar istifade edebilse de, bu renkli kuşağı öyle oluşturabilse.

'Onun asistanıydım ben'

- Birlikte ilk filminiz değildi tabii "On Kadın".

Ş.G.: Aslında ben Türkan hanıma asistanlık yaptım.

- Tabii, onun yönettiği “Dönüş” filminde değil mi?

Ş.G.: Sonra üçüncü filmim de Türkan hanımla, “Deprem”, o senenin en çok işini yapan film olmuştu. 1976’da…

T.Ş.: Üçüncü film miydi o sahi? Ama çok güzel filmdi “Deprem”.

Ş.G.: Ben aslında sinemacı doğmuştum da… (gülüyor)

'Ben ne yapacağım Şerif bey?'

- “Dönüş” sizin yönetmen olarak ilk filminizdi. Neydi sizi yönetmenliğe iten?

T.Ş.: “Dönüş” filminde… benimki cahil cesareti, herhalde bilinçaltımda bir şeyler birikmiş kamera önünde ister istemez; Atıf bey ne yapmış, ne yapıyor ben ona çok meraklıydım, çünkü o böyle grafikler çiziyordu onlar benim çok ilgimi çekiyordu… Birden bire hiç beklemediğim anda bu yönetmenlik teklifi geldi bana, hiç böyle bir şeye hazır değildim ama nedense bir heves evet dedim. Fakat Şerif bey de, herhalde bana güvenemedikleri için, onu verdiler yanıma… Şerif beyin de yönetmenlikten çok o zaman montajcılığı vardı, süper montaj yapardı. Zaten yönetmenlikte, yani eğer montaj bilen bir yönetmense, o çok önemli.

Ş.G.: Ame ben yüze yakın filmde asistanlık yaptım. “Dönüş” benim asistan olarak herhalde otuz beşinci, kırkıncı filmim falandır.

T.Ş.: Benim için Şerif beyin olması inanılmaz bir şeydi. Orada bir şey oldu, kadın yapamaz vardır derler ya sette, rahmetli Feridun Çölgeçen falan dalga geçiyormuş benle. Ben içten içe böyle birikmeye başladım. Şerif beyle şöyle bir şey oldu, o zamana kadar ben sette biliyor havalarındayım, pek bir şey bilmiyorum ama çaktırmıyorum da, bütün set erkek çünkü, 60 tane erkekse bir kadın benim orada... Şimdi bir hafta filan oldu ben pek karıştırmamaya çalışıyorum Şerif Gören’i fakat bir yerde muhtaç oldum tamam mı, kimseye de belli etmiyorum. Bir sahne var hiç unutmuyorum, Kadir İnanır Almanya'dan geliyor, ondan sonra Gülcan’la birbirlerine sarılıyorlar, halk da etrafında toplanmış hoşgeldin moşgeldin... Ondan sonra hadi bize eyvallah deyip evine gitmesi lazım, orada birden bire acemiliğim tuttu, panikledim, çünkü ev biraz uzakta… Ben diyorum ki "bunlar şimdi sarıldılar, bu eve kadar yürütsem bu kadar uzun zaman nasıl yürüyecek, ben ne yapacağım”… Halbuki keseceksin orada… Şerif beye dedim ki "ben ne yapacağım Şerif, şimdi buradan oraya..." dedi ki “ Ay Türkan hanım çok basit, buradan keseceksin, kamera kapıyı görecek oradan içeriye girecek" dedi... ay bu kadar basit düşünebiliyor musunuz, o ana kadar yap yap sahneleri çek, ama ben onları hep planlamıştım önceden. Sonra ay çok teşekkür ederim dedim, o sahne Şerif'in sahnesidir ama ondan sonra allah tarafından filmin montaj olması lazım, Şerif Gören gitti... Benim için Şerif Gören'in böyle bir şey kabul etmesi olağanüstü bir şey, Yılmaz Güneylerle çalışmış, yani büyük bir şanstı.

Ş.G.: Türkan hanım bana pek vizörden baktırmazdı, halbuki Yılmaz Güney'in filmlerinde o oynarken ben vizörden bakardım… dedikodu olur diye herhalde.

T.Ş.: Tabii, çünkü Şerif Gören çekti filmi derlerdi. Aslında bir hafta olması bile, arkamda Şerif Gören'i bilmenin bana çok faydası oldu.

Ş.G.: Düşün şimdi, Memduh Ün, Osman Seden, Atıf Yılmaz, Yılmaz Güney, Mehmet Arslan, Remzi Jöntürk... bir sürü yönetmen, Türk sinemasının en iyi yönetmenleriyle çalışarak da çok şey öğrendim. Bir de kurguyu da, teknik tarafını da iyi bildiğim için… Sinema biraz teknik bir meseledir, eğer kafanda çekerken onu çözemezsen, kurguda işin her zaman zordur.

'93 yılla yargılandım'

- Gazetenin arşivine girip baktım gelmeden, o zaman çıkan haberde “On Kadın”dan sonra “On Erkek” ve “On Çocuk” filmlerini çekeceğiniz yazıyordu. Ama çekmediniz. Ne oldu?

Ş.G.: Evet öyle bir düşüncem vardı, ama ben bu filmi çektikten sonra bir sene Berlin’e gittim. Davet edilmiştim, o yıllarda gerçi yurt dışına çıkma yasağım vardı, 93 yıl 8 ayla yargılanıyordum. Sendikanın yönetim kurulu üyesiydim oradan yargılanıyordum, yönetmenler derneği başkanıydım oradan yargılanıyordum. Bir Gencebay filmi yüzünden halkı silahlı isyana teşvikten yargılanıyordum, “Yol” filminden dört ayrı maddeden yargılanıyordum… Ve o sırada öyle bir davet geldi. Yurt dışı yasağım olmasına rağmen Turgut Özal bana izin verdi, Berlin’e gittim. Orada hayatımda ilk defa Berlin belgeseli çektim iki tane, bir de “Polizei” diye Kemal Sunal’ın oynadığı bir film yaptım. “On Kadın”dan sonra benim Berlin'e gitmem o şartları değiştirdi, ondan kaynaklanıyor olmaması o filmlerin. Orada bir sene kaldım, ama hayatımda özgürlüğü ve ve ilk defa sanatçı olduğumu hissettim. Bizde filmci filan gibi şeylerle sanata ve bilhassa sinemaya böyle biraz şey bakarlar. Zaten davet edilişimin nedenlerinden biri de "Yol"dur.

T.Ş.: Merak ettim, Gencebay’la hangi filminizdi olay olan, dava açılan?

Ş.G.: “Derdim Dünyadan Büyük” diye bir film çekmiştik... İhbarar yüzünden halkı silahlı isyana teşvikten 5-15’le yargılandım. (gülüyor) O zaman böyle tuhaf ihbarlar oluyordu, oysa film sansürden geçmiş, izin almış falan ama sonradan birisi ihbar ediyor. Hiçbirinden ceza almadım ama sonra. Darbe sonrası işte…

'Oyuncuların sıkıntıları hiç bitmedi'

- Türkan hanım, SODER kurulduğunda siz başkanlığını üstlendiniz ve oyuncu hakları konusunda çok da uğraştınız.

T.Ş.: Çok. Ankara’yı aşındırdık, o dönemin hangi kültür bakanı varsa heyet halinde belki 8-10 defa gittik, derdimizi anlattık, fakat hep böyle vaatler oldu ama hiçbir sonuç olmadı. Hatta bir keresinde yaşlı sinema sanatçıları için huzurevi yapılacaktı… Büyük törenlerle davul zurnalarla kurbanlar kesildi, Özal geldi, bütün sinema sanatçıları geldi. Biz böyle mutluluktan uçuyoruz, kürsüde konuşmalar yapıldı, temel kazıldı, artık o huzur evi yapılacak… Ama hiçbir şey olmadı. O merasimle kaldı ve hiçbir netice alamadık. Çok şeyler yaptık o dönemde, çok uğraştık, işte toplu halde sansür yürüyüşü yaptık, hepimiz sinema için elimizden gelen ne varsa yaptık. Feda olsun her şey.

Ş.G.: Ama Türkan hanım öyleydi. Mesela şimdi hatırladım, “Dönüş” filminde bir sahne vardı, buz tutmuş sular, hakikaten böyle buz sarkıtları var her tarafa, çocuk suya düşer, nehre düşer, Türkan hanım suya atlar… Valla o soğukta büyük cesaretti yani, hiç dublör kullanmadan kendisi girdi, biz de eyvah dedik… İnsan yani onu yapamaz, şimdi aklıma geldi de, o zamanki bizim oyuncular çok mu fedakardı acaba? (gülüyor)

- Hakikaten nasıl göze aldınız?

T.Ş.: Başka çare yoktu ki… Çocuğu maket yaptık tabii, çünkü çocuk akıntıya kapılıyor orada… Binlerce iğne batıyor gibi hissediyorsunuz soğuktan, öyle bir acı. Ben bir de şeye hayret ediyorum, “Deprem” filminde bir sahne vardı hani, atların çektiği bir arabayı sürüyordum, ayakta üstelik, “Ben Hur” gibiydi resmen… Şİki at arabası yarışıyor, bir yandan Kadir geliyor, ben de ayakta, nasıl cadı gibiydim orada… Öyle görkemli oldu ki…

Ş.G.: Evet “Ben Hur” gibiydi hakikaten, ben de onu dehşet çekmiştim.

T.Ş.: Çok güzeldi, düşünün iki araba böyle toprak yolda yarışıyor, ve sonra işte çarpışıp birlikte yuvarlanıyorduk. Sonra onun aynısını bir dizide yaptılar, “Cesur ve Güzel”de…

Ş.G.: Yapamaz kimse.

T.Ş.: Bazı dizilerde böyle bizim Türk sinemasından parçalar görüyorum ben, hoşuma da gidiyor. Demek ki bayağ etkili olmuş…

- Türkan hanım siz hiç mi istemiyorsunuz setlere dönmeyi, yeniden kamera önüne geçmeyi?

T.Ş.: Hayır. Hiç. Bazen böyle sadece şeyi özlüyorum, set ortamını. sabah gidersin, hazırlıklar yapılır, ışıklar kurulur, bilmemne olur, kamera oradadır. O ne güzel dünyaydı ya, onu ben özlüyorum.

Ş.G.: Oyuncular ne derse desin, emin olun bir teklif geldiğinde kesin oynarlar. Yönetmenler vaz geçebilir ama, oyuncular vaz geçemez. O çünkü başka bir şey. O bir gösteri.

T.Ş.: Ne gösterisi? Hayır, ne alakası var, gösteri değil. Bak şimdi... Oyunculuk gösteri değil, hayır, kabul etmiyorum... (gülerler) Bak şimdi biraz sonra kavga edeceğiz...

Şakayla karışık tırmanan bu tatlı tartışma sürerken ben kaydı kapatıyorum artık. Biraz da kendi aramızda sohbet edelim, biraz da bize kalsın güzellikler...

Fotoğraf: Vedat Arık
Cumhuriyet İMECESİ

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Mehmet Arslan, Turgut Özal, Kadir İnanır, Kemal Sunal, Türkan Şoray, Atıf Yılmaz