Üç kişilik labirent

Melih Cevdet Anday'ın aynı adlı oyunundan uyarlanan 'İçerdekiler' bu hafta vizyonda. Hüseyin Karabey'in yönettiği filmde Caner Cindoruk, Gizem Erman Soysaldı ve Settar Tanrıöğen başrollerde
Yayınlanma tarihi: 19 Mayıs 2019 Pazar, 01:31

[Haber görseli]Melih Cevdet Anday'ın 1960'lı yıllarda yazdığı tiyatro oyunu "İçerdekiler"in Hüseyin Karabey tarafından yapılan sinema uyarlaması izleyiciyi üç kişilik bir labirentin içine sokuyor. Siyasi ve ahlaki düzlemde zorlu tartışmaları gündeme getiren ve Melih Cevdet'in zamansız dehasından beslenen film Karabey'in sinemasında olgunluk dönemine işaret ediyor bir yandan da. Topu topu üç oyuncunun rol aldığı ve neredeyse tamamı tek bir mekanda geçen filmin basit görünen çetrefilli labirentinden çıkış yolunu bulmak (ya da içinde büsbütün kaybolmak) size kalmış elbette.

* Melih Cevdet oyunu 60'lı yılların ortalarında yazdı, ama filmde 12 Mart dönemini işlemeyi tercih etmişsin. Oradan başlayalım mı...

Filmi sıradan bir seyirci izlediğinde eski dönemde geçtiğini fark edecek ama 12 Mart ya da 12 Eylül diyemeyecek. Sinema biraz gerçek olduğu için, hem bana, hem oyunculara, hem sanat yönetmenine referans olsun diye öyle bir yöntem izledik. Melih Cevdet Anday'ın özellikle oyunda ne politik anlamda ne de sosyolojik anlamda bir bilgi vermemesini de dikkate aldık. Komiser, tutuklu, baldız... Suçlu ya da suçsuz olduğu ya da hangi suçtan suçlandığı da çok önemli değil. O yüzden 12 Mart 71'i aldım. Başta radyonun rolü biraz daha fazlaydı ama ordaki bilgiler ajite şeylerdi. Mesela Denizler'in asıldığı günün haber bülteni geçiyordu filmin başında. Genç kuşak için bilgilendirici bir şey ama belli bir kuşak için oraya takılabilecekleri bir şey, oyuna yazık olur diye, son versiyonda da çıkardım onu. Sinema biraz gerçek olduğu için, oyun metnini temizlerken sinema tarafına çekmeye çalıştık. Oyundaki bazı yan hikâyeleri de almadık, daha çok özünü koruduk.

* Oyunu izleme şansın olmuş muydu hiç?

Biraz hastalıklı, ya da tutkulu mu demeli, bir ilişkim var bu oyunla benim. İlk 17 yaşımdayken izledim, çok etkiledi beni ve sonra başıma benzer şeyler geldi gözaltılar, cezaevi... Aklıma hep bu oyun gelirdi. İnsan ruhunun bu kadar ince, bu kadar saf, bu kadar cesurca anlatıldığı bir metin beni çok etkilemişti. Sinema yapmaya karar verdikten 5 yıl sonra tekrar bu kafamda canlandı yapayım mı yaapmayayım mı diye. Ama ilk filmim olamazdı, ustalık gerektiren bir film, son 10 yılda da fiilen yapmak için uğraştığım bir filmdi.

* Tabii filmin yönetmeni Hüseyin Karabey olunca izleyicide ister istemez politik bir beklenti oluşuyor. Çünkü politik sinema yapan çok fazla sinemacı yok, ki her şeyimiz politika olduğu halde. Politik anlamda nasıl konumlandırdın filmi, ya da böye bir çaba sarf ettin mi?

Ben kendimi politik sinemacı olarak değerlendirmiyorum. Türkiye'de her şey politik, ben sansür uygulamayan bir yönetmenim. Hep insan hikâyesine, insanın tarafına bakmak istiyorum. Politik görüşüm var, bunu gizlemiyorum, durduğum yer de net fakat bir propaganda filmi, bu politik görüşü veren bir film yapmadım şimdiye kadar. Tam tersi, mağdur olmak, ezilmek, iktidarın haksız yere insanlara haketmediği uygulamaları, yaptığı olayları göstermeyi tercih ettim çünkü bunlar ana medyanın hiçbir zaman gündeminde olmadı. "Gitmek"te yan hikâyelerle anlattım Türkiye'de ne olduğunu. Türkiye'de o dönem Kürtçe konuşulmazdı, yasaktı. Filmdeki karakterler anadilleri ne ise onu konuştular Kürt ise Kürtçe, Arap ise Arapça yada İranlı ise Farsça konuşuyor. 3000 tane köy yakılmıştı, yoldan geçince köyü görüyoruz, burayı çekmeyelim demedik, durduk orada. Tabii ki belli amaçlar var, ama kör göze parmak değil. "İçerdekiler" de öyle, bence Türkiye sol tarihinin yüz akı işlerden ve özlediğim Türkiye solunun, özlediğim entelektüelliğe geri dönüşü için bir hatırlatma olabilir. Şimdi düşünüyorum 1963'te yazılmış herhalde, o tarihte bunu nasıl yazmış diye düşündüm. Hem ileri feminist bir metin, ataerkilliğe çok ciddi vuruyor, hem insanî, kahramanların ve hainlerin olmadığı bir dünya hâyâl ediyor. Gereksiz yere insanlara ikonlaştırılmış bir şey biçmiyor, siyahı beyazı değil grileri anlatıyor, bu beni çok cezbetti. Ve ben gerçekten işi sömürmemek için, isminden faydalanmamak için, bu metnin unutulmamasını sağlamak için ve sinemaya aktarmak için elimden geleni yaptım. Katıldığı festivallerde seyirciyle inanılmaz güzel bir ilişki kurdu, istediğimiz her şey olmuş gibi. Bu hem metnin gücünden, hem de iyi oyuncularla çalışmamızdan geliyor, ben de nacizane yönetmenliğimi gösterebildiğim bir alan olarak gördüm.

* Günümüzde birçok yönetmen kadın karakterlerden uzak duruyor ya da çok yanlış ele alıyor. Senin filmlerindeyse kadın karakterler hep ön planda. Bu filmde de öyle. Nasıl yaklaşıyorsun kadın karakterlere?

Bir filmin iyi olması, ahlâken ve etik olarak doğru yerde durduğu anlamına gelmiyor; bunlar hiçbir zaman sorgulanmadı. Sen de benzeri şeyleri ima ediyorsun. Ben de fark etmedim ilk önce, mesela benim belgesellerimde de kadın karakterler var, Pina Bausch'u yaptım, "Sessiz Ölüm"de kadın tutuklu F tipindeki yine öyle. Yıllar sonra şeyi fark ettim, herhalde annemden kaynaklanıyor, ben 19-20 yaşından sonra biz 4 erkek kardeş bizde bir farklılık olduğunu farkettik, hepimiz temizlik yapmayı, yemek yapmayı biliyorduk... Kız arkadaşlarımız şaşırıyordu hatta, bu da annemin sayesindeydi. Babam da sosyalist bir işçiydi, kimse bize baskı yapmadı, o dönemden etkilendiğimi düşünüyorum. Bir de ötekileşmede biz küçük iktidarlarımızı kuruyoruz ve kendi kabahatlerimizi görmezden geliyoruz. Türk solu uzun süre ne kadın sorunu ne Kürt sorunu konuşmadı. Erteledik hep. Bunların etkisi olabilir. Bence de "İçerdekiler"de en önemli karakterlerden bir tanesi kadın... Şöyle bir araştırma da yaptım ben o dönem buna benzer yurt dışında bir iş yapılmış mı? "Ölüm ve Bakire" var Ariel Dorfman'ın oyunu, sonra Roman Polanski filmini de çekti, Ariel Dorfman 97'de yazmış Melih Cevdet 65'te yazmış. Ben hayata bakarken böyle gördüğüm için yapıyorum herhalde, özellikle kadın karakaterler şöyle olsun gibi bir dürtüm yok.

* Senin dediğinden hareketle aslında sol gelenek biraz o anlamda tersten gitmiş sanki. Yani kadın meselesini ve diğer birçok meseleyi ertelemese ve oradan başlasa her şey belşki çok daha hızlı gidecek.

Kesinlikle. Melih Cevdetin "İçerdekiler" oyunu bir ders gibi aslında, herkesin seyretmesinde fayda var. Eğer biz, kendi iktidar alanımızdaki eşitliği ve özgürlüğü sağlayamazsak hiçbir yerde eşitlik sağlayamayız. 1940 - 60 arasında çok verimli bir dönem geçmiş Türkiye'de, o dönemin solcuları Marksistleri çok iyi işler yapmışlar. Ben o dönemden beslendiğimi düşünüyorum, nereye bakmışlar nasıl bakmışlar... Bir yerde okumuştum, Yaşar Kemaller, o dönemin ünlü romancıları, şairleri bir metin yayınlıyorlar 1970'lerde ve orada "Türkiye'nin en büyük sorunu fakirliktir" deniyor, bir sanatçı bunu asla unutmamalı. Biz şu anda ne yazık ki kırıntılarla besleniyoruz.

* Bugün baktığında Melih Cevdet'in yeterince anlaşıldığını ya da ona yeterince başvurulduğunu, yeterince okunduğunu düşünüyor musun?

Ne yazık ki hayır. Sadece o da değil. Biz Yılmaz Güney'in vakfının işlerini de yapıyoruz yaklaşık on yıldır, çünkü Yılmaz Güney'in ismi, mirası yeniyordu. Hiç kimse sahip çıkmıyordu, filmleri, kitapları yok olmak üzereydi, el koymaya çalışıyorlardı... Ben o filmlerle büyüdüğüm için destek olduk, fimleri de kurtardık, kitapları da kurtardık. Nâzım Hikmet'i Yapı Kredi kurtardı (bir bankanın yayınevi olması tabiki büyük çelişki ama gerçek), kurtarmadan önce Nâzım Hikmet'in eserlerinin haline bir bakın. Biz sol olarak kendi mirasımızı koruyamıyoruz, mirasımızı yiyoruz, hatta bunu berbat bir şekilde mahvediyoruz. Ortalama bir sanatçı adayı Yılmaz Güney'in, Yaşar Kemal'in, Nâzım Hikmet'in, Melih Cevdet'in hayatını okusun, sonra eserlerini okusun, Türkiye'yi nasıl gördüklerini anlayacak ve çok etkilenecektir. Ama bunlar, şu anda bizim gündemimizde değil.

* Filmde, ve oyunda da tabii, ahlakla da ilgili bir duruş, bir bakış var. O noktada ne yaptın, oyundaki bakışı olduğu gibi mi aldın, yoksa sen de buna bir yorum getirdin mi?

Bilinen bir sanat eserini kullanırken hep tedirgin olurum, ben bunu sömürecek miyim, üzerine bir şey katabilecek miyim... Eğer bir şey katabiliyorsam o işi yapmaya karar veririm. Bu oyunda da, sinemada ne katabilirim diye düşündüm; bir tanesi iyi çekersem unutulmaz olmasını sağlayabilirim, ikincisi tiyatroda olmayan ama sinemada olan, derinliği olan bir şey ekleme şansım vardı. Tiyatroda siz sadece konuşana bakarsınız, dinleyene bakmazsınız, sahneleme de genelde ona göre ayarlanır; "İçerdekilerde" ise ben daha çok dinleyeni gösterdim, o ruh hali, söyleyenin söylediğine inanıp inanmadığını da açık ediyordu. O gerilim, derinlemesine psikolojik hava bu yüzden yaratılıyordu. Bununla beraber de büyük müdahalelerde bulunmayarak işin özüne de ihanet etmek istemedim, başka biri çekse muhtemelen bambaşka bir şey çıkacaktı. Bir de sinema eksiltilerek yapılan bir şey, metni okuduktan sonra bu ana psikolojik duruma uygun olmayan, hafif dağıtabilecek ufak hikayeleri ayıkladım. Bunlar genelde tutukluyla komiserin birbirlerine anlattığı ufak hikâyelerdi, ikinci bölümde tutuklunun baldıza anlattığı hikâyelerdi. Bir de tek bir şey ekledim o da kuş, kuş oyunda yok aslında. Ondaki sebep de eğer bir şeyler yolunda gitmezse üçüncü kişi yok odada planı kesebileceğim, çünkü onlar hep iki kişi oluyor. Bir sorun olduğunda, seyirci de birebir zamanla takip ettiği için kim nerede duruyor biliyor, ufacık bir aksamada filmden kopabilir. Sonra güzel bir hikâye yazdık kuşa, kuşun da bir hikâyesi oldu. yaptığım tek müdahale o.

[Haber görseli]

* Yönetmen olarak tabii öncelikle sinemaya aktaracağın oyuna dair bir yorumun, yaklaşımın olması gerekiyor. Nasıl bir yorumu tercih ettin sen?

Gizem'le bu konuyu çok konuştuk, o da aslında bu rolü oynayacağını on yıldır biliyordu. Caner de 20 yaşından beri hazırlanıyormuş bu rol, çok seviyormuş o da oyunu. Tabii içimizdeki en hazır kişi de Settar abiydi, inanılmaz bir oyuncu o da, hem disiplin olarak hem oyun gücü olarak. Ben kadının birazcık da seyirciyi temsil ettiğini düşünüyorum, daha önce hiç içeri girmemiş birisini. Caner bunu ilk önce söylüyor zaten "Siz dışardakiler" diyor, manâsız bir laf bu, sonra yavaş yavaş anlam kazanıyor. İçerde, dışardaki değer yargılarının hiçbir manâsı yok, çünkü olağanüstü bir yer ve insanlık dışı bir uygulamaya mahkum ediliyorsun. Manâsız saplantılarınız olabilir, bu saplantılar da sizin iyi bir yerde kalmanız için vardır, insan olarak yaşayabilmeniz için gerekir. Birisi mesela betonda bitki yetiştirmeye çalışır ama gizler, o yasaktır. Ama o yetişirse, hiçbir işkenceyi umursamaz, ya da bir fareyle bir böcekle arkadaşlık kurabilir, onu saklar. Baldızın sayesinde ilk defa gerçek, insanî bir ilişkiyi hatırlıyor tekrar, o zaman saplantı olduğu da açığa çıkıyor zaten. Melih Cevdet'in finali de inanılmaz ,tutuklu korkunç koşullarda yaşarken tırnak içinde bir şok onu kendine getiriyor, şok da orada karşısındaki onu insan yerine koyuyor, duygusal anlamda da fiziksel anlamda da etkilendiğini, ne kadar sevdiğini anlatınca birden kendine geliyor. Ben toplumda da benzeri bir dönüşüm olacağına inanıyorum. Biz didaktik bir toplumda yaşıyoruz, ismi ne olursa olsun bir baskı rejimi, bunun için medya, eğitim ve tüm diğer araçlar kullanılıyor ve zannediyoruz ki biz artık hiç şansımız yok. Ama gerçek bir şok etkisi, bu duygusal bir şok olabilir... Hatırlayın 99'da bir deprem oldu ve bizim komşularımızla olan tüm ilişkilerimiz değişti... Pozitif bir şey de olabilir, bu şok etkisi insanın özünü kendine getirecektir, bizim özümüz şu anda davranışlarımızı açıklamıyor. Üzerimizde uygulanan onca politikaya rağmen bulunduğumuz hâl... Tutuklu da onca işkenceye rağmen, hiç kimseyle görüştürülmemesine rağmen içinde yaşattığı ufak bir umutla bekliyor o buluşmayı. Belki de karısından bekliyordu o davranışı, belki de sevişmeyeceklerdi karısı da gelseydi, ve kendine gelecekti ve devam edecekti. Oyunu tabii ki benim istediğim şekilde yapmaya çalıştık ama her karakterin üzerinde çok derin konuştuk. Dört yıl boyunca tiyatrolarla çalıştım, ilk Genco abiyle, Jülide Kural'la, Mahir Günşiray'la, sonra dans ve tiyatro, bedenin yönetimiyle ilgili Zeynep Tanbay'la ve Pina Bausch'la bir çalışma yapma fırsatımız oldu, oyuncularla aram iyiydi. Ama onları da sürece kattığımızda ikimizin tek başımıza yapamayacağımız bir şeylerin çıkacağına inanıyordum. Onlar da benim yaklaşımımı görünce cesurca fikirlerini söylediler, ve işimize gelen her şeyi ayıkladık, kimden geldiği de önemli değildi, işin özüne bir katkısının olacağı belliydi. Ve her şeyi analitik bir şekilde değerlendirdik. Mesela Settar abi inanmadığı hiçbir şeyi yapmadı, ama inanmak için uğraştı ve buldu. Bunu bu adam nasıl söyler, nasıl ağzından böyle bir şey çıkar diyordu mesela, ve yarım gün onu tartışıyorduk. Ertesi geliyordu sonra, 'tamam Hüseyin buldum' diyordu, 'bu gerizekalı, salak olduğunu hissettirmemek için çok üstten giriyor' diyordu, her şeyi böyle böyle kafasında oturtuyordu. Öyle olunca ana yapı oturdu, çıkan sonuç ve karakterler inandığımız karakterler olmaya başladı, ondan sonra gidip çektik.

* Film günümüz seyircisine ne söylüyor sence?

Malatya Film Festivali'ndeki gösterimde ilginç bir seyirci kitlesi vardı. Ben de bu arada aslen Malatyalıyım ve eskiden böyle değildi, bir beyefendi geldi ve benim filmin yönetmeni olduğumu öğrenince dedi ki, 'Buradaki beldeiyenin sosyal tesislerinin sorumlusu benim, her sene iki-üç film seçer arkadaşlarla gideriz, bu sene senin fişlmini de seçtik, ve filmi izledikten sonra iki saat istişare ettik, biz olsak ne yapardık diye'. Filmin bu ahlaki tarafı, ezilenin gücü eline geçirdiğinde tiranlaşması, aslında tam da günümüze bir laf söyleyen, günümüzle kurduğu ilişki. Muhtemelen iktidarın gücü fütursuzca kullanma isteği kendi taraftarlarını da çok rahatsız edecek. Çünkü 'biz mağdurduk, mağdur olduğumuzda biz bunlardan dolayı inliyorduk, şimdi aynı şeyi aynı fikirde olmadığımız için bir mazluma yapamayız' diyeceklerdir. Ben onun nüvelerini gördüm orada filmi izlerken. Seyircilerin tepkisi o yöndeydi. Ya da işte Sofya'da gösterildiğinde orada izleyiciler gelip 'burayı anlatıyorsunuz' diyorlar. Almanya'daki Alman seyirci geliyor 'İnsan ruhuna dair hep karşılaştığımız şeyler' diyor... O yüzden hem bugüne dair hem de iktidarın olduğu her coğrafyada her zaman işleyecek bir hikaye anlatmış olduk diye düşünüyorum.

* Bu da Melih Cevdet'in dehası bir yerde değil mi?

Aynen... Zaten Melih Cevdet formlara sığımayan bir düşünür ve sanatçı. Ona sadece şair diyemezsiniz, sadece denemeci, sadece tiyatrocu diyemezsiniz. Onun dönemde yaşamadığına üzülüyor insan. Birazcık olsun yanlarında dolaşabilseydik, sohbetlerine katılabilseydik diyor insan. Çünkü inanılmaz bir vizyon yani. hani diyoruz ya dünya artık küçücük... Hayır, o zaman asıl küçücükmüş dünya. Şimdi birbirimizden haberimiz yok. Onlar dünyayı nasıl takip ediyorlarmış, insanlığı, hem kültürü hem sosyolojiyi hem psikolojiyi, çok etkileyici. Daha ilginç bir şey söyleyeyim... İnsan ister istemez gelecek eleştirileri de düşünüyor, ben bir süre sonra bunu göğüsleyebileceğime inandığım için inandığım şekilde yaptım, yani 'bu devrimci karakteri sen nasıl bu şekilde gösterirsin' diyecek bir sürü insan çıkabilir. 1965 yılında oyun sergileniyor, ondan sonra devam da ediyor sergilenmeye, 12 Mart darbesi oluyor, Mahirler, Denizler, yakalanmalar, öldürülmeler... 70'lerin başında Kenterler bu oyunu oynuyor, ve çok da ilgi görüyor. yani o dönemin bakış açısını düşünebiliyor musun, çok hassas bir oyun aslında, birisi ters bir laf edebilir... Ama tam tersi, müthiş bir ilgiyle karşılanıyor, sorgulanıyor, tartışılıyor... O haber de beni cesaretlendirmişti çok.

* En son YSK'nın kararıyla senin dediğine benzer ciddi bir şok yaşadık. Ama oaradan da ilginç bir umut doğdu, ne diyorsun, her şey güzel olacak mı sahiden?

Bunu tam da bahsettiğim insani şoka benzetiyorum. Yani bir güzel söz, 'her şey güzel olacak', hepimizi kendimizi getirdi... Nefret söylemini beslemeyen, düşmanına benzemeye çalışmayan, her şeye rağmen kucaklamaya çalışan... Bu söyleme nasıl ihtiyacımız varmış, hemen sarıldık, hemen umutlandık. Oysa umutlu olmak için ortada çok da bir şey yok. Ama işte her şeye rağmen, bizi inandırmaya çalıştıkları karanlığı kırmanın en basit yolubu gibi geliyor bana, duygusal bir şok. Bizi bilgi değilştirmiyor yoksa, yani yüzde 90 YSK'nın nasıl bir karar vereceğini biliyorduk, ama acaba nasıl hissedeceğiz ilk açıklandığında onu bekliyorduk. İlk önce kötü hissettim, ama 'eski' belediye başkanımızın açıklamalarını dinleyince yüzüm gülmeye başladı. Yani bu duygusal şoka, bu empati duygusuna çok ihtiyacımız vardı, ve sadece bizim değil, burada yaşayan herkesin var.

* Üzerinde çalıştığın yeni projeleri konuşalım biraz da... Var mı daha doğrusu yeni bir proje?

Aslında var, yine üzerinde 10 yıldır çalıştığım bir proje (gülüyor). Gene bir dönem film olacak, 1971 darbesinden sonra, Denizlerin de yakalanıp idama mahkum edilmesinden sonra, Mahir Çayan ve arkadaşları İsrail başkonsolosunu kaçırırlar, Efraim Elrom'u ve beraber 6 gün bir evde kalırlar. İşte o altı günün hikayesini anlatacağım, ismi "Hamarat Apartmanı". İnanılmaz bir hikaye, on yıldır da hem Türkiye hem İsrail hem de Amerika ayağını araştırıyordum. Çünkü CIA'in bir operasyonu, 12 Mart da zaten CIA'in bir operasyonu. O dönem devletin bir operasyon gücü yok, CIA'in yönlendirmesiyle MİT'in yaptığı bir operasyonlar zinciri var. Sadece Türkiye için değil, dünya için de yıkıcı sonuçları oluyor. Ben şöyle görüyorum; CIA başına gelecekleri biliyordu, çok agresif bir dönemiydi zaten CIA'in, buradaki yöntemi kullanarak, kendi ülkelerinde özgürlük isteyen gençlerin nasıl bastırılacağını, nasıl yalnızlaştırılacağını, tırnak içinde ilk terörist kavramının nasıl kullanılacağını, medyanın nasıl kullanılacağını gösterdikleri bir operasyon organize ediyorlar. Ne yazık ki Mahir Çayanlar'ın o altı gün boyunca medyadan yapılan yayınlar ve her şey düzenli, planlı, bilinçli bir operasyon ve çok büyük güçlerin katıldığı bir operasyon, onları anlatacağım.

* Devlet yardımı için başvurdun mu "İçerdekiler" için?

Hayır, zaten adım Barış Akademisyenleri'ni destekleyenler arasında olduğu için ve defalarca ret yediğim için... Hatta biraz da o yüzden yaptık bu filmi. Dedik ki, her şeye rağmen sanat yapmak mümkün, fabrika ayarlarına geri dönelim, ilk böyle başlamıştık sinemaya. Oyuncularımında ellerini taşın altına koyduğu, para almayıp üste para koydukları, inandığımız bir projeyi birlikte ortak olarak yaptığımız bir iş. Herkese de cesaret vermesini istediğimiz bir iş.

A+ A-

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Yılmaz Güney