Yıllar sonra yeniden: ‘İzsürücü’

Rus sinemasının ‘şiirsel maneviyatçısı’ Andrey Tarkovski’nin ‘Solaris’i,’Ayna’sı,’Stalker’i bugün gösterime giriyor.
Yayınlanma tarihi: 14 Haziran 2019 Cuma, 01:46

[Haber görseli]İsveçli büyük usta sinemacı Ingmar Bergman’ın da vaktiyle belirttiği gibi çağımızın en önemli film yönetmenleri arasında başı çeken ve ne yazık ki daha 54 yaşındayken perdeyi indiren Andrey Tarkovski (1932-1986), alabildiğine öznel, mistik, umarsız, duygu ve düşünce dünyasının yansıdığı, resim sanatına, müziğe, estetiğe, şiirselliğe bağlılığıyla kuşkusuz zamanının ötesine geçmiş 7 sıra dışı filmiyle (“İvan’ın Çocukluğu”-1962, “Andrey Rublev”-1966, “Solaris”-1972, “Ayna”-1974, “Stalker”-1979, İtalya’da çektiği “Nosthalgia”-1983, İsveç’te çektiği “Kurban”-1986) çeşitli kuşakları etkileyegeldi ve zaman içinde gerçek bir yedinci sanat efsanesine dönüştü Tarkovski bilindiği gibi.
Sovyetler Birliği’ndeki Brejnev tarzı sosyalizme, sanata, sinemaya, ideoloji ve inanç sistemlerine yaklaşımları bakımından daima kıyaslandığı, başından beri hep montajı önemseyip öne çıkarmış olan büyük yönetmen ve kuramcı Sergei Eisenstein’ın tam zıddı görüşlere sahip, metafiziğe ve maneviyata da açık Tarkovski’nin 1970’li yıllarda ülkesinde çektiği, çoktan klasikleşmiş 3 filmi “Solaris”, “Ayna”, ”Stalker” Başka Sinema’nın haziran programında bugün gösterime giriyor. Malum korku ya da seks ağırlıklı dandik filmlerle alışılmış yaz rehavetine çoktan girmiş gerçek sinemaseverleri heyecanlandıran bu 3 Tarkovski filminden seçtiğimiz 2.5 saatlik “Stalker-İzsürücü”, yıllar sonra yeniden farklı bir seyir tadına ve görüntü şölenine gark etti bizi olanca yoğunluğuyla.

‘Yolda Piknik’
Arkadi ve Boris Strugatskiy kardeşlerin “Yolda Piknik” adlı hikâyelerinden Tarkovski nezaretinde uyarladıkları, yer-zaman-mekân birliğini koruyan bir senaryodan çekilmiş “Stalker”, şüphe’yi temsil eden bir yazar (Anatoli Solonitsin), teslimiyet’i temsil eden bilim adamı bir profesör (Nikolay Grinko) ve ikisine kılavuzluk eden, inancın temsilcisi ama zaman zaman inancı sarsılan bir izsürücüden (Aleksandr Kaydanovski) oluşan bir ekibin yönetici-otorite tarafından “Bölge” denen bir yere doğru yaptığı, fiziksel, düşünsel ve ulvi yolculuğunu hikâye ediyor.

Dikoobras’ın hikâyesi
Uyumsuzluklarla dolu hayata karşın “uyum uyum diye yanıp tutuşan ruhlarımızın” bu çelişkiden kalkıp saygınlığını yitirmiş bir insanın nasıl biri olduğu üstüne yoğunlaşan bir melez atmosferde seyreden filmde aslında “Bölge”ye gidenlerin hedefi, en gizli isteklerinin yerine getirildiği bir ‘oda’ya ulaşmak. “Bölge”nin garip topraklarından geçen yazarla profesöre, “Oda”ya ölümüne sebep olduğu kardeşinin canlandırılması ricasıyla gelmiş Dikoobras’ın hikâyesini anlatır İzsürücü.

Filmin başında İzsürücünün yola çıkarken sakat kızıyla terkettiği karısı (Alisa Freyndlikh), sona doğru üç seyyahın mola verdiği meyhaneye geldiğinde, kadının hayat boyu ona çok çektirmiş kocasına nasıl gençliğindeki gibi aşkla, tutkuyla bağlı olduğuna tanık olur yazarla profesör. Bu sevgi, modern dünyanın inançsızlığına, sinikliğine ve boşluğuna karşı çıkartılabilecek son mucizedir. Tarkovski teknolojik gelişmelerin doruğa çıktığı günümüzde çağdaş dünyaya hükmeden umutsuzluğa karşı direnecek olan mucizenin insan sevgisi olduğunu açık seçik dile getiriyor “İzsürücü”de.

Dünyadaki hayatın sıkıcılığına, ahlaki bunalıma dair düşüncelere dalmış yazarı ‘Bölge’de en çok hayrete düşürense İzsürücünün karısı olan bu basit kadındır. Sinema anlayışı tamamiyle Amerikan yaklaşımından farklı olup insanın geçmişe ve geleceğe sayısız iplerle bağlı olduğu görüşünden yola çıkan Tarkovski’nin en iyi ve en zor, en kişisel filmleri arasında yer alan “Stalker”in ana kahramanı İzsürücü, kendi kendisiyle konuşmasında, zayıflığı biricik doğru değer ve tek umut olarak savunur.
Uzun plan sekanslara dayanan ve siyah-beyazımsı, karmaşık bir renk yaklaşımının ağır bastığı görselliğiyle iz bırakan, kurgu bilimsel bir anlatımının 260 dakikaya yayıldığı, kuşkusuz Tarkovski mitosunun doruklarından bu “Stalker”, bütün zamanların çokça konuşulan ve tartışılan müthiş filmlerinden biri olarak beyazperdede seyredilmeyi başından sonuna dek hak eden, ayrıksı bir film.

A+ A-