Sırı dökülen ayna

20 bölüm izlediğimiz gibi bir de interaktif bir filmini deneyimledik “Black Mirror”ın... Üç bölümlük son sezon ne yazık ki ilk sezonları mumla aratıyor.
Yayınlanma tarihi: 26 Haziran 2019 Çarşamba, 02:13

[Haber görseli]

2011’de ilk izlediğimizde, tüm dünyadaki izleyiciler gibi biz de kendimize bir çeki düzen verme ihtiyacı hissetmiştik. Yediğimiz tokat o denli sarsıcıydı zira. Bir defa kesinlikle zetigesit’ı derinlemesine yakalamış bir konseptti ve farklı öykülere sahip bölümlerinin her biri çağımıza ait meselelerden hareketle yakın geleceğe dair çarpıcı tezler (evet yanlış okumadınız tez dedim gerçekten) koyuyordu önümüze. Teknolojinin, hayatımıza son 20-30 yılda giren ve her şeyi bir şekilde hâkimiyeti altına alan yeni medya bağlantılı ve devrim niteliğindeki gelişmelerin bireyin gündelik hayatından hareketle duygusal dünyasında yaratacağı tahribatı ve muhtemel toplumsal açılımlarını göz önüne seren dizinin yaratıcı koltuğunda oturan isimse Charlie Brooker adında bir İngiliz oturuyordu. Dikkatli izleyiciler onun “Black Mirror” öncesi işlerinden “Dead Set” adlı mini dizisini de hatırlayacaktır muhakkak. Sağlam bir hayran kitlesi oluşturduğu “Dead Set”te mizahın yoğun bir şekilde hissedildiği bir zombi korku dizisine imza atmış ve “Big Brother” adlı reality show’dan hareketle aslında yine zamanımızın popüler kültürüne dair güçlü bir eleştiri de sunmuştu. İzlemeyenler varsa bir şekilde bulup izlesinler derim.

Denemeye değer...
Aradan geçen 8 yıl içinde 4 sezonda toplam 20 bölüm izlediğimiz gibi bir de interaktif bir filmini deneyimledik “Black Mirror”ın. Bilgisayar ekranında mouse marifetiyle hikâyenin gidişatına ve finaline izleyicinin karar verdiği “Black Mirror: Bendersnatch” ile ilgili görüşlerimizi geçen aylarda bu sayfalarda sizlerle paylaşmıştık, hatırlayanlar vardır. Halen Netflix’te bulabileceğiniz bu filmi izlemeyenler varsa birkaç saatlerini ayırıp bir şans versinler derim, sırf bu yeni teknolojinin drama alanında nasıl kullanılabileceğine dair bir örnek oluşu açısından bile denemeye değer. Öte yandan “Black Mirror”ın geçen haftalarda yine Netflix’te yayımlanmaya başlayan 5. sezon bölümleri için aynı şeyi söylemekte zorlanıyorum. Öncelikle her biri bir saati aşkın süreleriyle kendini fazla ciddiye alan bir formata bürünmüş olmasından başlamalı belki... En sevilen “Black Mirror” bölümlerinin hemen hepsi 40-50 dakika civarında, hedefe çok daha hızlı giden, laf kalabalığına düşmeyen, fikirlerini şişirmeyen, günümüz gençlerinin tabiriyle boş yapmayan bir yapıdaydı (bkz “The Entire History of You”, “Be Right Back” vs.). Sürelerin uzaması tam da bir önceki cümlede saydığım şeylere yol açıyor ve bu sezon karşımıza sürülen üç bölümün üçü de bu anlamda çok fena çuvallıyor.

Kamu spotundan hallice

Her şeyden önce işin görsel ve teknik kısmı özgün bir tarz içermemekle beraber hemen hemen kusursuz, onu teslim edelim. İşin o kısmında ciddi bir sıkıntı yok, hatta belki her bölümün kendine has bir anlatıma sahip olduğu bile söylenebilir zira her biri farklı bir formatın pastişi gibi aslında (yani Miley Cyrus’un oynadığı son bölüm aslında tipik bir Disney teenage macerası gibi, ikinci bölüm ise kırsalda geçen BBC polisiye dramalarına atıfta bulunuyor vb.). Ancak iş Brooker’ın senaryolarına gelince manzara değişiyor, bir anlamda aynanın sırı dökülüyor. Bu görüşüme katılmayanlar da olacaktır mutlaka, ama bana kalırsa üç bölümün de öne sürdüğü yeni bir bir tez, bırakın tezi, başı sonu olan bir cümlesi bile yok doğrusu. Street Fighter benzeri bir konsol oyunundan hareketle tuhaf bir cinsel fantezinin işlendiği “Striking Vipers” cinsel çeşitlilik hakkında çok da anlamlı olmayan bir hikâyeyi anlatırken oyunculuklarından diyaloglarına kadar yüzeysellikten kurtulamıyor. Temelde bir adam kaçırma vakası olarak özetlenebilecek “Smithereens” ise ne yazık ki kuru bir kamu spotuna bağlanarak her şeyi berbat ediyor. “Rachel, Jand and Asley Too” başlılı son bölüm iyi bir fikirden yola çıkıyor ise de hızla hafifleyip saçma bir Disney macerasına dönüşerek hayal kırıklığı üçlemesinin son ayağını oluşturuyor. Tüm bunlar ve Jordan Peele’in yeniden canlandırdığı “Twilight Zone” gibi görece çok daha sağlam işler de varken izleyecek (örneğin bunca yıl sonra herkesi yeniden tartıştırmayı başaran “Chernobyl” gibi bir dizinin varlığı bile takdire şayan), Charlie Brooker’ın şapkasını önüne alıp düşünme vakti gelmiş bizce, yoksa zamanın gerisinde kalan bir “Black Mirror”dan hiçbirimize hayır gelmez.

A+ A-