A+ A-

Kusursuz tohum arayışında...

Semih Kaplanoğlu’nun Tokyo festivalinde En İyi Film ödülünü kazanan ‘Buğday’ı, dinsel göndermelerle örülü, Tarkovskivari, uzunca bir distopik film.
Yayınlanma tarihi: 30 Kasım 2017 Perşembe, 21:28

Biz onu 2000’lerin başında, yarım yüzyıl kadar komünist ülkelerde yaşadıktan sonra yurda dönen ‘eski tüfek’ bir solcunun kahramanı olduğu ilk filmi “Herkes Kendi Evinde”yle tanıyıp, ardından taciz mağduresi bir genç kızın hikâyesini anlattığı “Meleğin Düşüşü”yle benimsemiş ve “Süt”,”Yumurta”, Altın Ayı ödüllü “Bal”dan oluşan Yusuf üçlemesiyle alkışlamıştık 2010’a dek.

Ama 2011’deki, Müslüman Bosnalı kimliğini bırakıp Ortodoks Sırp uyruğuna geçmesi suçunu işlemiş (!) ünlü yönetmen Emir Kusturica’nın, utanç verici şekilde Antalya festivalinden kapı dışarı edilmesi olayına dahil olmasıyla ona bir haller olduğunu görmüştük Berlin zaferinden sonra. Tarkovski hayranı yönetmen-senarist Semih Kaplanoğlu’nun Başbakanlık Tanıtım Fonu’ndan destekli yüksek bir bütçeyle, İngilizce ve siyah-beyaz olarak çekilmiş yeni filmi “Grain-Buğday” Kaplanoğlu’nun, 7 yıl ara verdiği kariyerine artık farklı bir konumdan devam ettiğini örnekleyen, gelecekte bilinmeyen bir coğrafyada geçen distopik bir hikâye ekseninde gelişen bir inanç yolculuğunu perdeye taşıyor yaklaşık 2.5 saat süresince. İklim değişikliğinin yol açtığı kıtlık- açlık tehlikesi ve yaşamın genetiğiyle oynanmış tohumlarla sürdürülebilirliği sorununa çözüm aranan bir gelecek dünyası tasvirine soyunan “Buğday”da, salgınların baş gösterdiği yoksul kırsal kesimle, mültecilere kapılarını kapatmışlığıyla Batı’yı çağrıştıran kentler bölgesi, ölümcül manyetik kalkanlarla birbirinden ayrılmış, ırk ayrımcılığı nerdeyse bilimselleşmiş ve genetik bir kaos egemen yeryüzüne.

Doğa tahribi, çevre kirliliği

Leyla İpekçi’yle senaryoyu yazmış Kaplanoğlu’nun giderek simgelerle, referanslarla dine- imana bağladığı filmin 2 ana karakterinden biri, gençliğinde yazdığı tezi doğrulanmış, kentten ayrılıp Ölü Topraklar bölgesine geçmiş, genetikçi bilim adamı ama inancı seçmiş Cemil Akman (Ermin Bravo), ötekiyse kusursuz tohum peşindeki arayışlara çözüm getirmek için Cemil’i bulmayı görev edinmiş Prof. Erol Erin (Jean-Marc Barr).

Filmin yeşilin olmadığı, taşlarla kayalardan oluşmuş, volkanik bir gezegeni andıran mekanlarda gelişen ve doğa tahribi, çevre kirliliği, mülteci belası gibi güncel sorunların eklenmesiyle nispeten tatminkâr bir bilimkurgu izlenimi veren, bir Tarkovski atmosferine sahip ilk bölümü, görsel bakımdan da oldukça etkileyici. Ama tamamen Kuran’daki Kehf suresinden esinlenilerek Hızır- Musa ikilisinin beraberliğine dayanan, bilimin yerini inanca bıraktığı ikinci yarı ise bambaşka bir film.

Hızır’ı Cemil’in, Musa’yı Erol’un temsil ettiği bu bölüm giderek Kehf suresinin görselleştirilmiş haline dönüşüyor. Her ne kadar Cemil ‘sen benimle beraberliğe sabredemezdayanamazsın’ dese de, Erol kendini kabul ettiriyor bu zorlu yolculuğa. Cemil’in kayığı delmesi, duvarı onarması, karna taş bağlanarak açlığın giderilmesi, toprak terapisi, ikilinin bir türbede saklanan verimli toprakları taşımaları, kasabada taşlanmaları, vb. gibi İslami referansların gırla gittiği filmde sıradan seyircinin anlamını çözemeyeceği bu göndermeler, “Buğday”ı yerli bir distopya denemesi olmasından çok dinsel bir filme çeviriyor son tahlilde.

Yasak bölge, rehberle yolculuk gibi göndermelerle büyük ölçüde Tarkovski’nin “Stalker” bilimkurgusunu çağrıştıran, hatta bu SSCB muhalifi, dindar sinema ustasının vasiyet filmi “Kurban”ı da anımsatan, oldukça akıcı ilk bölümüyle iz bırakan “Buğday”da, ne var ki ‘bilimin iktidar biçimi’ olarak yansıtılıp, inanca vurgu yapılması da eleştiriye açık. Kameraman Gilles Nutgens’ın Tarkovski görselliğinin izin süren, başarılı görüntülerine, teknik zenaatkârlığına diyecek yok. Ama evrensel bir yaklaşımla açılıp dindar bir ikinci bölümle süregelerek mesajını artık direkt olarak veren, didaktik Kaplanoğlu sinemasındaki belirgin değişimi açık seçik gözümüze sokuyor bu “Buğday”.

Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer