Kapat
A+ A-

‘Muhalifler hedefte’

Metin - Kemal Kahraman kardeşlerle, 1 yıl aradan sonra verecekleri konser öncesi konuştuk
Yayınlanma tarihi: 02 Şubat 2018 Cuma, 18:26

Metin - Kemal Kahraman kardeşlerin yeni albümü “Küskün Ağıtlar” birkaç ay içerisinde çıkacak. Ancak iki isim bir yıllık aradan sonra bugün Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde saat 20.30’da dinleyicileriyle buluşacak. Metin - Kemal Kahraman kardeşler, Metin Kahraman’ın kanser tedavisi dolayısıyla konserlerine ara vermişlerdi. Metin Kahraman, 6 aylık kemoterapinin olumlu sonuçlandığı söylerken belki bir ihtimal kısa bir süre daha radyoterapi tedavisi göreceğini, şu an için durumun olumlu olduğu müjdesini veriyor. Kadıköy konserinin biletleri günler öncesinden tükenirken, bir sonraki konserin 16 Mart’ta Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde olacağını ifade ettiler.

* Sizin müzikleriniz tarihe not düşüyor. Sizce yaşadığımız son dönemler tarihe nasıl geçer?
 
KEMAL KAHRAMAN: Kötü bir dönemden geçtiğimizi de hissediyoruz, görüyoruz. Sokağa kadar yansımış, tehlikeli bir dönemden geçtiğimiz açık. Sokak deyince aklıma geldi, gerçekten artık sokağa kadar inmiş, yayılmış, hiçbir değeri tanımayan, kendince kurduğu yeni değer yargılarıyla, ideolojik değer yargılarıyla davranan, buna bir hafıza üreten, dolayısıyla tarihi yeniden yazan aslında, hatta bunu 90 yıllık bir ara diye tanımlayarak yeniden kurma gibi tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Bunu aslında sosyologlar, tarihçiler tahlil etmeli. Biz yaşadığımızı söylüyoruz. Berlin’e, Almanya sokaklarına kadar yansımış bir gerginlik var. Tabii bu Türkiye’ye has bir şey de değil. Savaş dört bir yanda oluyor. Ama tarihe çok karanlık bir dönem olarak geçecek. Bu gidişat nereye varır duyulanlar ya da tehlike olarak dile getirilenlere kadar varacak mı bu iş... İç savaş konuşuluyor, toplum silahlanıyor, bu çok açık. Görüyoruz, yaşıyoruz. Ama bu bir iç savaş değil. İç savaşı görmüş biri olarak söylüyorum, bu bir iç savaş değil. Daha çok geçmişte Ermenilere, Rumlara vb’lerine yapılanlar nasıl bir prosedürle yapılmışsa tek taraflı bir savaş ilanı bu.
 
* Kime karşı?
 
K.K: Toplumdaki şu anda kendini muhalif gören herkese. Ama kriminalize etmek isterlerse bunu Türkçüler, Kürtler, Aleviler vs. şeklinde toplayabilirler. Böyle bir hedeflerinin olduğunu da görüyoruz. Aslında herkes görüyor ki aykırı laf söyleyen herkes şu anda bir merkezden gelen, saraydan gelen diyelim, onun cümlesinin sağına soluna düşecek şeyler söyleyen herkes hedefte. O anlamda durum kötü. Gidişat kötü, görünen de kötü.
 
‘Delirmenin zamanı’
 
* Hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor insanlara. Umutlarını kaybeden de çok.
 
K.K: Doğru söylüyorsunuz. Diyelim 60’larda, 70’lerde, 50’lerden de başlatabilirsiniz. Marksist, sol dalgayla birlikte farklı bir idealin, geleceğin mümkün olduğu toplumda görece bir zemin bulunca, hani sanki geçmişte yaşananlara bir sünger çekelim, nasılsa güzel bir gelecek var diye, geçmiş geçmişte kalmıştır duygusu bir toplumsal psikoloji olarak yaşanabiliyor. Yani gelecek daha baskın bir şey sunabiliyorsa, geçmişi artık daha kopmuş bir süreç olarak görüp “Fazla konuşmasak da olur” diyebiliyor. Ama geçmişinde de tanıdığımız bazı acılar bugün de yeniden yeniden yaşanıyor, yeniden tehlike olarak önümüze çıkınca tabi tarih de daha farklı okunuyor. Yani insan diyelim bir Pir Sultan deyişini söylüyor kendine hâlâ. Onun o direnişini, onun o baş kaldırışını, o ortamı düşünüyor. Başka birçok kişiyi düşünüyor. O zaman umutsuzluk ağır basıyor. Gelecek projesi ölüyor. Çünkü yaşadığın ortamda insan gelecek hakkında nasıl umut var olabilir. En azından biraz sahici bir hikâye yaşıyorsak, bir şeye dokunabiliyorsak, bir hakikati söyleyebiliyorsak, bir şiir okunuyorsa, yeni bir şiir okunabiliyorsa, yeni bir şarkı üretebiliyorsa, böyle bir psikoloji içinde olsa toplum... Bakıyorsun, öyle değil. Yalan her yerde. En küçük bir hakikati dile getiren linç ediliyor. Sokaklara kadar bu meşrulaştırılıyor. Herkes bir jandarma, bir komiser, vatan millet savunucusu gibi, asker pozisyonunda sokağa kadar yayılıyor. O zaman umutsuzlanıyorsun. Ne kadar az olduğumuzu görüyorsun toplum içerisinde. İlla bizimki doğru bir şeydir diye değil. Bize hiçbir meşruiyet bırakılmaması, karanlığın bu kadar meşrulaştırılması, olağanlaştırılması ve mobilize edilmesi...
 
Tam bu noktada Metin Kahraman, “Ben bir şiir okuyabilir miyim” diyerek söze giriyor, ve başlıyor: “Hayranım sevgiye / Bir de muhtacım sevgiye / Sevgi Musalara bir tur gibidir / Sevgi İsalara bir yol gibidir / Sevgi Muhammed’e bir nur gibidir / Cahile gizlenmiş bir sır gibidir / Ben sevgiyi dört mevsimde yaz bilirim / Ben sevgiyi dört kitapta yüz bilirim.” Bu şiiri Mehmet Uç köy köy gezip bağıra bağıra herkese söylermiş. “Ben okuma yazma bilmem, babam alim adamdı, ondan bellediğim bir şiir” deyip köy köy gezip saatlerce okurmuş. Tam da aslında belki böyle delirmenin zamanı. Ya da sanat yapmak lazım. Anlatmak lazım. Kendimize güvenmemiz lazım. Anadolu insanına, insanımıza güvenmemiz lazım.
 
K.K: Sevgi bir lüks, sevgiden konuşmak tuhaf bir romantiklik. Halbuki Alevi öğretisine göre bu alem aşkla yaratılmış ve aşk üzerine kurulu. Bir bakış açısı, bizden önce de söylenmiş, yaşanmış. Bugün bunlardan söz etmek, en fazla bir mani gibi kalıyor. Ya da çok romantik bir yaklaşımın idealistçe söylediği gibi... Bence bu bir felaket. İnsanın ve insani değerlerin bu kadar aşağılanması, bu kadar gereksizleştirilmesi... Vatan, millet, namus, şeref, gibi büyütülmüş kavramlar, ama boş içi... Bunlar üzerine değerler kurulması bence yıkımın en büyüğü. Bu şehirlerde gözümüzle gördüğümüz zaten bir yıkım var ya, tamam bunu biz düzeltebiliriz. Ama insanda yarattıkları değeri, marifeti, morali, sevginin aşkın, güzel dostlukların, muhabbetin böyle aşağılandığı... Bence en büyük yıkım buymuş gibi.
* En basitinden barışı istemek bile bir suç haline geldi. Doktorlar tutuklanır oldu...
 
K.K: Düşünebiliyor musunuz ya? Bir anda terörist oldular. Şu an hain oldular. “Sen kimsin ya” falan deniyor. Eskiden doktor olmanın kıymeti harbiyesi vardı. Konuşamazdın doktora böyle. Çok büyük emeklerle doktor olmuş. İnsanların yaralandığı, kolunun bacağının koptuğu, öldüğü yıkıma karşı, bari bırak birisi güzel bir laf söylesin.
 
‘Almanlar göçten memnun’
 
* Hapse girmek de artık sıradanlaştı gibi.
 
K.K: Bugün artık devletin kendi imkanı, gücü muhalif olan herkese karşı bir şiddet enstrümanına dönüştü. Artık norma, kanuna, nizama dayanan bir devlet gücü yok. O yüzden söylediğiniz doğru. Görüyoruz, yaşıyoruz. On binlerce öğretmen bir kararla atılıyor, yüzlerce insan tutuklanıyor, milletvekilleri içeriye alınıyor, Tabipler Odası bir açıklama yüzünden itile kakıla gözaltına alınıyor... Gazeteciler yurt dışına kaçıyor.
 
Bir gözlem olarak söylüyorum. Berlin’deki bazı kafeler, artık Türkiye’deki son dalga gelenlerin buluştuğu, toplandığı, sohbet ettiği kafelere dönüşmüş. Tamamen şu son 3 yıl içerisinde gelen, çoğu akademisyen, gazeteci, müzisyen, televizyoncu, kameraman, her biri kendini yetiştirmiş insanlar... Doğrusunu isterseniz Almanlar en azından bu son dalgadan çok memnun. Bunu da söyleyeyim. Yetişmiş insanlar geldi diye. Yabancı sayısındaki nitelikli insan oranı arttı diye. Çünkü öyle bir problem de var orada. 50 yıl önce köyden toplanmış, 30 yıl boyunca fabrika dışında bir yer görmemiş insanlar da var orada. Bir kuşak vardı. Onların yeni çocukları geliyor falan ama... Ama bu yoğunluğu daha nitelikli insanla değiştirecek gibi görüyorlar, öyle değerlendiriyorlar. Evet, mülteci konusunda rahatsızlar. Ama, son gelen dalgadan bir rahatsızlık yok diyebilirim.
 
‘Ezidilerin yaşadığı soykırım’
 
* Peki günümüzden ne gibi hikâyeler çıkarabilirsiniz?
 
K.K: Yok, hikâyemiz yok artık... Bugün eğer biz insan olma halinin bu kadar aşağılandığını söylüyorsak, artık kimsenin hikâyesi de yok zaten. Bu ağıtlara dönmek, bu şiirlere dönmek, bugün artık insan kalmanın bir sığınağı, geçmişte gerçekten, mesela Dersim’i inceliyoruz; Dersim, Anadolu’nun göbeğinde Osmanlı boyunca farklı olanların sığınağı olmuş. Yani dağlar, merkezi hikâyenin zaptettiği düzler dışında kalmak isteyen kültür gruplarına mekân olabilmiş. Ama son 200 yıldır merkez hegemonya dağları da zaptetti. Hiç gitmediği dağları bombalıyor, yakıyor, yıkıyor. Sen artık oralarda da yaşayamıyorsun. Fark ettiğimiz şu oluyor; artık tek sığınağımız sanat. Tamam herkes kendi hücresine zaptediliyor belki karanlık yayıldıkça, belki sanata yaslanarak, ağıtlara, dualara, bu tür deyişlere, beyitlere yaslanarak, tekrar insan olmanın sığınaklarını kurabiliyor. Bunun dışında da sınırlar arasında gidip gelmeyi göze almamız lazım. Yani biraz, zaman aralarda derelerde insan kalmanın zamanı. Hikâyeler de ancak böyle çıkacak. Bugünün hikâyesi insan kalmak için bir yerlere sığınanların hikâyesi. Tabi bugün savaşanlar da var hakkaniyet adına. Ama orada da bizi umutsuzlandıran çok şey var. Yani dünyayı zapt eden büyük güçler, bir süre sonra hakkaniyet adına yola çıkmış ama onlarla güç yarıştıramayan grupları kendi projelerinin uydusuna dönüştürebiliyorlar. Dünya böyle.
 
Ezidilerin yaşadığı, herkesinki bir kenara, ama Irak’ta geçen 5-10 sene içerisinde Ezidilerin yaşadığı bir soykırımdır. Herkes yerini yurdunu kaybetti. Ama Ezidiler en son sığındıkları ve Ezidi olarak yaşayabildikleri bir hayat alanını kaybettiler. Ezidilik, bir kere daha son sığındığı alanı, bir dağı kaybetti. Onların kendi hayat alanı yaşayabilecekleri bir mekân kalmadı artık. Yani bugün yaşıyoruz bunları. Bunlar bir zamanlar, Ortaçağ’da yaşanan hikâyeler olarak anlatılırdı bize sadece. Geçmişte kaldı diye. Kadınlar cariye yapılırdı, şöyle yapılırdı, böyle yapılırdı, karanlık tipler vardı bilmem neler... Biz de geçmişin hikâyeleri olarak kulak ardı yapar giderdik. Gelecek vardı, biraz önce de konuştuk... Dilimizi de unutabilirdik, daha güzel yerlere gidiyorsak ne önemi var dillerin. Ama bugün görüyorsun ki kendini, dilini korumak insanlık hafızasını korumak anlamına geliyor.
Ben inanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti devletiyle birlikte en büyük yıkım Türklük hafızasında olmuştur. Çünkü o hafıza tamamen ideolojik hale getirildi. Bir kültür hafızası olmaktan çıkartıldı. Bana hep 20-25 sene sonra döndüğünüzde ne farklı diye sorarlardı. Benim en tuhafıma giden noktalardan biri şuydu: İnsanların selamlaşma adabının değişmiş olması. Yani artık 60-70 yaşında kişilerin de kafa tokuşturarak selamlaşmaları, CHP’lisinin, MHP’lisinin, askerinin, polisinin, hacısının, hocasının kafa tokuşturarak selamlaşması bana çok tuhaf gelmişti. Burada 20-25 sene öncesine kadar bir siyasi sembol olan selamlaşmanın böyle kendini yücelten, derin bir hafızaya dayandığını söyleyen toplumun nasıl birden selamlaşma adabını terk edip böyle ideolojik bir şeye angaje olduğu tuhaf gelmişti. Bunları hiç konuşmaz bir toplum, “Nasıl selamlaşalım acaba” diye. Bunlar yaşanır, görülür ve sen bu adabı alırsın. Ama 20 senede Türklük adına, derin bir hafıza adına, en son Türklük adına kafa tokuşturmayı bir selamlaşma adabı olarak kabul etmiş. Bu toplum ideolojik bir hafıza üzerine kurulu, kültürel bir hafıza üzerine değil. Sorun burada bitiyor.
 
Ben diyorum ki, Türkiye’de bir kişinin evi, kışlanın devamı gibidir. Örneğin Batı dünyasını çok övüyoruz; Almanya’da siz, doğru bir vatandaş gibi yaşamak istiyorsanız, evinizin bir köşesini devletin bürosu gibi düzenlemek zorundasınız. Yoksa çalışmaz sistem sizinle, sorun yaşarsınız. Yani vatandaşın evi devletin bir bürosunun uzantısı gibi organize edilmiştir. Burada da vatandaşın evi kışlanın bir uzantısı olarak organize edilmiştir. Baba komutandır, sonrası da büyük küçük diye aşağı doğru iner.
 
Cami de öyledir. Tayyip Erdoğan’ın okuyarak cezaevine girmesine sebep olan şiir, İslam’ı ve İslamcılığı en güzel özetleyen şiirdir. Gerçekten de camiler bir ibadet merkezi değildir. Camilerin kubbesi kalkandır, minaresi süngüdür, cami de bir askeri, siyasi örgütlenme merkezidir. Bugün de yaşıyoruz bunu. Her şey camilerde organize ediliyor. Böyle bir ideolojik, kurumsal, devlet hafızası üzerine kurulu bir vatandaşlık var. Sorun burada. Kültürel olma halinin devamı olan Türklüğü bitirdiler. En büyük yıkım bu anlamda Türklük hafızasında.
 
* Ne zamandan beri peki böyle?
 
Bence cami merkezli olunduğundan beri. Yani aslında her dönemde bir format atılır ihtiyaca göre. Bugün de “yerli ve milli” gibi sloganlar çerçevesinde yeni bir format atılıyor. Evet, hem yeni bir durum var. Hem de 1000 yıllık, 1500 yıllık bir hafızaya dayanan gelenek var.
 
Ben tarihin de dinamiği olarak; hani Marksist, modernist tipi yaklaşım tarihi emek-sermaye çelişkisi üzerine tarif ediyor. Ben tarihin mana ve güç kavgası üzerine yürüdüğünü düşünüyorum. Ve tarih boyunca aslında güçle mananın kavgasında mananın hep alan kaybettiğini, merkezin başta bizleri kendi hegemonyası altına aldığını ve kendi rengine boyadığını, bir dönem dağların bu renge boyanmak istemeyen kültür grupları için bir hayat alanı olduğunu, ama bu hegemonya, merkezi güç, zamanla kendi işgal araçlarını güçlendirdikçe artık dağları da zaptetti. Ve mana son sığınma merkezlerini de kaybetti diyorum. Onun dışında bize bugün öğretilen siyasi tarih, aslında hegemonya merkezlerinin birbirleriyle kavgalarıdır. Hegemonya ya da merkeze kim hakim olacak kavgasıdır. Aslında nitelik olarak hiçbir farkı yoktur bunların birbirlerinden. Bir gün birisi ele geçirir, bir gün birisi. O anlamda da tarihin insanlara söyleyeceği bir şey yoktur. Saray kavgaları vardır, siyaset vardır, askeri meseleler vardır. Bence toplumu ilgilendirmeyen bir tarihtir o.
 
* Sizin bu noktada çözüm önerileriniz var mı?
 
K.K: Benim çözüm önerim şarkılardır, şiirlerdir. Herkes kendini kurtarabilir. Alevi öğretisinin bize öğrettiği bir şey var. Kendini bil, Hakkı bilirsin. Mesela ortodoksi bunu söylemez. Ortodoksi, “Benim elimdeki kutsal kitap, Allah’ın kelamına gel, sen de insan olursun. İslamın 5 şartını yerine getir, git adam öldür. Yeter ki camide namazını kıl” der. Çünkü o Allah’a karşı sorumluluklarındır. Ama onun dışında sanki Allah, “Namazını kıl, orucunu tut, onun dışında istediğin kötülüğü yapabilirsin. Ben seni bağışlarım” demişcesine...
 
Ama Alevi sana, “Kendini bil, Hakkı bilirsin” der. O yüzden Alevilik bir idare etme ideolojisine dönüşemez. Bir devlet ideolojisine dönüşemez. Çünkü kitleye konuşmaz, herkesin birey olarak kendiyle baş başa bırakır. “En doğru bende, bana gelin” diyemez.
 
* Konserin biletleri günler öncesinden tükendi. Nasıl bir konser olmasını bekliyorsunuz?
 
K.K: Güzel olacak. Bana sorarsanız, aslında ben sahneyi çok seven bir insan değilim. Daha çok işin mutfağıyla uğraşmayı seviyorum. Genelde sahnede de sıkılan bir insanım. Ama sahnede de şöyle bir durum var. Dinleyicimizi çok özel görüyorum. Hepsini arkadaş gibi görüyorum. Öyle bir atmosferde yaşıyoruz konserlerimizde. Yine öyle, biraz dertleşeceğimiz 1 yıl aradan sonra, şarkılarımızı paylaşacağımız beraber bir konser olacak.
 
* “Yapma” isimli şarkınızı konserlerde hiç okumazken 2 sene önce artık okumaya başlamışsınız sanırım.
 
K.K: Söyleyemezdik, onu fark ediyorsun. O kadar ağır sözler ki bunlar...
 
M.K: Her seferinde yaşıyorsun o şarkıyı.
 
K.K: Şimdi ama bugün bu sözleri söylemek, hakkaniyet adına, doğruluk adına, gördüğümüz adına, bir itiraz cümlesi olarak yeniden söylemek istiyorsun.
 
M.K: “Yapma” zaten çığlık gibi bir şey.
 
 
‘En kötü barış, savaştan iyidir’
 
* Konserlerinizde de şarkı aralarında anlatımlar yapıyorsunuz?
 
Kültür tarihine ilişkin çok radikal tezlerimiz var doğrusunu isterseniz. Bu yeni çıkacak albüm de siyaset tarihine ilişkin de akademik anlamda iddialı değil ama farklı okuma önerisi olarak iddialı. Bu “Küskün Ağıtlar” albümünün 1250 sayfalık kitabı var. Belki hatta kitap formatında çıkacak, albüm biraz kitabın ilavesi gibi olacak. 2 ay içerisinde çıkaracağız. Bunları tartışalım istiyoruz. Keşke ortam daha güzel olsa. Yani 2-3 yıl öncesine kadar yalan yanlış da olsa barış ortamı diye gelen şey, gerçekten “En kötü barış, savaştan iyidir”i düşündürdü. Bölgede insanlar yeniden güzel fikirler geliştirmeye başlamıştı. Tekrar köyüne dönmek, orada arıcılıkla, peynircilikle geçinmek isteyen sıradan insanlar vardı. Ama bu ancak barışta mümkün. O yüzden yapılmak istenen çok şey var. Ama böyle her gün insanların öldüğü zamanlarda “Yapma”yı söylemek zorunda kalıyoruz. Bir kere daha onları düşünmek, “Yapmayın, etmeyin” demek zorunda kalıyoruz. Ya da “Nereye gidiyoruz” endişesiyle konuşuyoruz. Çünkü herkes aynı psikolojide. Durum budur.
 
Size de başarılar diliyorum. Çok zor zamanlardan geçiyor Cumhuriyet gazetesi de. Bence hakkın hakikatin sözcüsü olmaya çalışmak bugün bizi çok ciddi zulümlere muhatap etse de tarihe kalanlar da onlar oluyor. Bir iz bırakmış oluyor.
 
‘Dersim’in tarihini kronolojik anlattık’
 
* “Küskün Ağıtlar” albümüzden bahsedelim biraz. Nasıl bir albüm oldu?
 
K.K: Politik ağıtlar diyoruz. Dersim’in son 100 yıllık siyasi tarihini ağıtlar üzerinden okuma iddiasıyla yola çıkıyor. Bu aslında 20-25 yıllık Dersim kültürüyle çalışmış olmanın, oralı olmanın, onunla yoğrulmuş olmanın zaten zaman içinde olgunlaştırdığı, bizim yıllar öncesinde adını koyduğumuz bir çalışma başlığıydı. O çalışma sürecinin de ağıtların sadece ağıt olmadığı, acıyı söylemek üzerine bir folklor ya da edebiyat türü olarak görülmediğini, hayat içerisinde sözlü hafızada tarihe kayıt düşme yöntemleri olduğunu, dolayısıyla da dönemin yazılı bir kaynağına nasıl bakılıyorsa öyle bakılması gerektiğini, bunların şahitliği dile getirdiklerini biliyorduk. Bu çalışmayı da bir başlık olarak önümüze koymuştuk. Tabi çalışmayı başlatmak, içine girmek gene de bizim açımızdan ön görülemez bir süreci başlatmış oluyor aslında. Çünkü biz de bunları bir soruyla başlatmış oluyoruz, “Acaba Dersim’e böyle bir kronolojik sıra içerisinde bakılsa” diye. Çünkü biliyoruz, evet Çanakkale Savaşı ile ilgili bir yaşlımızdan şu ağıdı dinlemişiz, Osmanlı-Rus Harbi ile ilgili şu ağıdı biliyoruz, evet seferberlikle ilgili şu ağıdı duymuşuz, evet 38 ile ilgili şu kadar ağıdı, Aliboğazı ile ilgili, Koçgiri vb. tarihsel olaylarla ilgili ağıtları biliyoruz. Ama bunları bir kronoloji halinde görsek, bunları tarihsel vesika gibi okusak acaba buradan nasıl bir fotoğraf çıkar. Yani aslında savaşın tarafları varsa şunu söylemiş oluyoruz “Politik ağıtlar” derken, devletler arası savaşlarda ya da devletle olan savaşta ölenlere yakılan ağıtlar ya da bu tür olaylara yakılan ağıtları söylemiş oluyoruz. Hatta yakın zamana geliyoruz, barajlar... Bunları siyasi bir şey olarak algılıyor çünkü Dersim. Bunlarla ilgili söylediği şeyler var.
 
Her gün bir Cumhuriyet gazetesi alın, aldırın…
Comment disclaimer