Londra tüyoları

Covent Garden Piazza adlı semt 1665’ten 1974’e kadar sebze, meyve pazarıydı. Charles Dickens’in, parasız olduğu o çok yoksul dönemlerinde, burada satılan ananaslara nasıl özlemle baktığını yazar kimi kaynaklar. Londra’ya giderseniz bu yazdıklarım aklınızda olsun. İşinize yarayacaktır.

06 Mart 2020 Cuma, 16:03

Gittiğinizde mutlaka yolunuz düşmüştür, gidip de uğramadıysanız Londra’ya gitmiş saymayın kendinizi. Şimdi, tabii ki görüntü olarak kelimenin ifade ettiği anlamı taşımıyor ama Londra’nın kalbi Soho tam bir batakhanedir. Hiçbir anlamı olmayan, Fransızcadan devşirme şu “Soho” sözcüğü, eski zaman aristokratlarının avlanırken attıkları çığlıktır aslında. “So hooo, sooo hooo” diye bağırırlarmış, nedense.

Ancak, “haz endüstrisinin” (iyi bir tanımdır bu, fuhuş merkezi demek zorunda kalmıyor insan) kalbi olan Soho’nun tarihinden birazcık haberdar olunsa, nasıl edebi bir zenginlik taşıdığı ya da sakladığı görülmüş olacak. İngiliz yoksulunun öyküsünü eserlerinde en iyi yansıtan romancı olduğu konusunda kimsenin şüphe duymadığı Charles Dickens’ın, “A Tale of Two Cities” adlı öyküsünde, öykü kahramanı Dr. Mannette’nin aklına soktuğu ev olan, günümüzde düşkünlerle, evsizler için hostel olarak kullanılan St. Barnabas Evi de yine Soho’dadır. Ünlü İngiliz edebiyat adamı Dr. Johnson’ın kurduğu ilk edebiyat kulübü üyeleri 1700’lü yıllarda, her pazartesi saat 7’de bir araya gelirlerdi. Toplandıkları yer de, şimdi yerinde yerler esen bir pub idi. Adı, “Türk Kafası.”

London Eye ve Times nehri kenarındaki parlamento binası...

Mavi plakaların izinde

Özellikle ilk geldiğim yıllarda, düşünce dünyamın mimarlarının izlerini çok aradım ben bu Soho’da. Her sokağında, her bulvarında, her irili ufaklı meydanımsı alanında, bir edebi ya da politik figüre ait ize rastlamamak olanaksız neredeyse.

O günlerden kalma bir “mavi plaka” okuma tutkum da vardır. Bu plakalarda, asılı bulunduğu binada ya da evde, hangi edebiyatçı ya da politikacı, felsefeci, hangi tarihlerde yaşamış, yazılıdır hep. Başka Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tabii. Tek tek notlar aldığım da olurdu. Sonradan çok yararını gördüm bunun. Dean Street üzerinde bulunan Quo Vadis adlı İtalyan lokantası benim için adeta kutsal bir yerdir. Lokantanın üzerindeki iki odalı dairede büyük Karl Marx, 1851’den 1856 yılına kadar yaşadı, karısı, üç çocuğu ile. Evinden çıkar, pek uzak sayılmayan British Museum’a giderdi, Das Kapital üzerinde çalışmak için. Dean Street ile Old Compton Street arasında, French House adlı bir bina vardır. Bu, Soho’nun en tanınmış birahanesidir. Bu birahanenin sahibi olan Gaston Berlemont’a hepimizin bir teşekkür borcu var. Büyük, gerçekten büyük ama, İngiliz şair Thomas Dylan’ın, oturduğu yerde unutup gittiği “Under Milk Wood” adlı eserinin müsveddelerini bulmuş, yok olmaktan ya da tahrip edilmekten kurtarmıştır. Nasıl teşekkür edilmez? Bir ya da iki kere gidip, bira içmişliğim vardır French House’ta.

Dean Street

Dean Street ile Old Compton Street arasında, French House adlı bir bina vardır. Bu, Soho’nun en tanınmış birahanesidir. Bu birahanenin sahibi olan Gaston Berlemont’a hepimizin bir teşekkür borcu var. 

Dickens’in parasız dönemleri

Londra’nın en turistik alanlarından biri olan Covent Garden da Soho’yla bitişik gibidir. Her türlü “sokak sanatı”nın icra edildiği bir yer olarak, elbette ilginçtir. Sokak sanatı, endüstriyel sanata bir tepki tabii ki. Arada, “aracı” olmadan “güzel sanat”ın muhataplarıyla buluşması çok güzel. Covent Garden bu anlamda da gerçekten bir “merkez”.

Aslında bu bölge, Londra’nın ünlü dini yapılarından Westminister Abbey’e bağlı bir bahçeydi. Adı oradan geliyor. Abbey, manastır demek, malum. Covent de aynı anlamı taşıyor. On altıncı yüzyıldan başlayarak rahipler bu bahçeyi bir bağ olarak kullanmışlar, kendilerine aldıktan sonra artan ürünleri de satmışlar.

Covent Garden, Londra’nın belki de “en edebi” sokaklarından biri olan Russell Street’i de barındırıyor. Her şeyden önce burada, Londra’nın en eski tiyatrosu olan Theatre Royal Drury Lane vardır. 1663’ten beri buradadır. Ünlü, büyük günlükçü Samuel Pepys, o tarihte sıklıkla buraya gelip, oyunların ilk temsillerini mutlaka izlermiş. İçi de muhteşemdir. Eskiden daha sık giderdim ama son zamanlarda yılda bir ya da iki kez gider olduğum bir sanat mabedidir. Benim bu tiyatroya sempatim, sahipliğini bir ara İrlanda asıllı İngiliz politikacı (dramatistliği de vardır) Richard Sheridan’dan gelir. Hazırcevaplılığına, orta halli bir aileden (babası bir tiyatrocuydu) gelmiş olmasına rağmen dönemin aristokratlarıyla mücadelesine, elbette ki onu dünyanın en büyük “humourist”leri arasına sokan nüktedanlığına pek bir hayranımdır.

Covent Garden Piazza adlı semt 1665’ten 1974’e kadar sebze, meyve pazarıydı. Charles Dickens’in, parasız olduğu o çok yoksul dönemlerinde, burada satılan ananaslara nasıl özlemle baktığını yazar kimi kaynaklar. Londra’ya giderseniz bu yazdıklarım aklınızda olsun. İşinize yarayacaktır.

Covent Garden, Londra’nın belki de “en edebi” sokaklarından biri olan Russell Street’i de barındırıyor. Her şeyden önce burada, Londra’nın en eski tiyatrosu olan Theatre Royal Drury Lane vardır.