Viyana’dan lavaş getirmek...

.
Yayınlanma tarihi: 7 Temmuz 2019 Pazar, 11:59

[Haber görseli]Viyana’dan lavaş getirmek... Viyana denince akla ne gelir? Tuna Nehri’nin bir kolu olan, kente içinden su geçen tüm şehirlere has bir güzellik katan kanal mı? O kanalın iki yakasında da özellikle yazın canlı müziklerin de dinlenebildiği mekânlar mı? Sabahları erken ya da akşam üzeri kanal kenarında yapılan yürüyüşler, rastlanılan ördekler, dolaştırılan köpekler mi, kentin simgesi haline gelmiş şinitzel mi? Ya da görkemli opera binası ve orada dinlenen güzel ve özel bir konser mi, ki yeni belediye başkanı operayı ve bu binayı halkla daha çok buluşturmak için bir süredir popüler müzisyenlerin de konserlerinin verilmesini sağlıyormuş. Bizde “Gönül Yarası” filminde söylediği türkü ile kamuoyu tarafından daha çok bilir hale gelen Aynur da burada bir konser vermiş nitekim... Ya da çizgilerinden ve tarzından tanıdığınız Gustav Klimt’in eserlerinin eşarptan fincana, duvar halısından kaleme akla gelecebilecek her türlü turistik eşyaya dönüştürülmesi mi...

Çaylar daha ucuz

Viyana benim için bütün bunlar ve aklıma gelmeyen daha pek çok şey olmakla birlikte esas olarak son yıllarda ucuz çay bulabildiğim Türk bakkallar demekti. Zira ilk olarak güney illerinde tanıştığım, “kaçak mı bu çaylar” sorusuna, “abla ithaldir” yanıtı aldığım çayları havalimanındaki fiyatının bile üçte birine bulduğum bakkallar son yıllarda en büyük favorimdi. Bu kez de son ana kalmasın diye sabah gönüllü/ zorunlu yürüyüş sonrası arkadaşımın “hem kahvaltı için ekmek alalım hem de senin çaylara bakalım” diye götürdüğü dükkanlar oldukça şaşırtcı oldu. Bana, hem birkaç kez üst üste gördüğü hem de bir hemşerisi ile evli olduğum için “gelinim” diyen bakkal kapanmış olduğundan bu kez kentin yeni sakinlerinin, yerlere gittik. Sokağın neredeyse yarısı başta Suriyeli olmak üzere göçmenlerin işlettiği küçük küçük dükkânlarla doluydu. Üstelik daha önce 7/8 Avro’ya aldığım yarım kiloluk çaylar burada 5 Avro idi. Derme çatma dükkânlarda nohut, turşu ve başka yerel ürünler satılıyordu, fiyatları marketlere oranla yüzde 50’ye yakın düşüktü.

İşte mis kokulu lavaş

Kahvaltı için alacağımız ekmeğe sıra gelince yaşadığım tam bir şoktu. “Size güzel bir şey tattıracağım” diye ekmek almaya gittiğimiz yer fırın benzeri küçük bir dükkândı. Ve onlarca havalı ekmek yerine aldığımız şey bilmem bilir misiniz, ama tandırda pişmiş lavaştı. Hem de mis gibi kokan, tam köy unlarının renginde şahane, sıcacık lavaşlar... Hatta hazır değil, pişsin diye bekliyorsunuz, sonra sıcak sıcak alıyorsunuz. Her gün almak istemezseniz birkaç tane alır, sonra tavada bile ıstırak yiyebilirsiniz, yumuşacık... Bu tat bana o kadar yerel, o kadar çocukluğumu hatırlattı ki bu tadı sevenlerle paylaşma isteği yarattı.

Dükkân sahiplerinin durumunu, çalışma koşullarını sorduğumda öğrendim ki, buradaki Suriyelilerin tek varoluş koşulu bu. Daha önce ülkelerinde ticaret yapmış olanlar, Viyana’da hemen küçük bir bakkal, manav ya da benzeri bir yer açarak hayatta kalmaya çalışıyor. Tandır fırını da bunlardan yalnızca biri. Zira savaştan kaçıp Viyana’dan Almanya’ya gidemeyenler önce mülteci yurtlarına yerleştiriliyor. Barınma ve beslenme gereksinimlerine ek olarak da biraz cep harçlığı veriliyor. Ancak, zaman geçip de oturma izni verilmeye başlanınca barınma, beslenme gibi giderlerin hepsi kendi üzerlerine kalıyor. Başka bazı sosyal destekler oluyor ama kısa süre önce dağılan sağcı hükümetin sıkıştırmaları ve kötü muamelesi de eklenince bu insanlar de hayata, bildikleri işi yaparak tutunmaya çalışıyor. İşte eve dönüp de bavulumu açtığımda, ablamın şaşkınlıkla “Viyana’dan lavaş ekmeği mi getirdin” sorusunun hikâyesi bu... Ama bilmiyor ki bu sıradan lavaş değil, tandır lavaşı, üstelik komşu topraklarında yetişmiş buğdayın unundan yapılmış...

A+ A-

Okumadıklarınız

Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız.