Rakı masasında herkes kardeştir

Bir kere yazarlığa başladı mı kişi, zorunlu gerekçelerle başka işlerle uğraşsa da, aklı fikri hep yazmaktadır. Yazarlık ne kadar amatörlüğe izin vermese de, başka işlerle geçim sağlamak zorunda kalır kişi. Tam zaman mesai isteyen, bunca güç işe gereğince özen göstermezsen başına dert alır, hep suçluluk duygusuyla yaşarsın.

13 Mart 2020 Cuma, 15:38

1- Orhan ve Sezer Duru’nun hazırladığı “O Pera’daki Hayalet” kitabını okudum. Oğuz Haluk Alplaçin’e bir tür armağan kitap yapmışlar. Takma adı “Hayalet Oğuz” olan bu ilginç adamı okudukça hem sevdim hem de irkildim. Elbet her insanda iyi ve kötü yanlar vardır. Ancak yaşamı boyunca mülk sahibi olmak istememiş biri başkaca ilginç gelir insana. Bir dönem bohemini de anlatıyor kitap. Elli kuşağı yazarlarının düşün evrenine de tanık oluyor insan. Tezer Özlü’nün bu “Hayalet” üstüne yazdığı öyküyü de yeniden okudum, anımsadım. Fotoğraflar da var. Rakı sofralarının silik yüzlerine baktım. O kadehlerden taşan anason kokusunu duydum.

Hepimiz hayalet değil miyiz zaten, rakı kadehlerine sığınan...

2- Ataköy’de oturduğumuz zamanlar, müzik yaptığımız yıllarda, cepten parayla salon tutar, konser verirdik. İstanbul Caddesi üstünde Karya Sanat Merkezi diye bir yer açılmıştı. Bakırköy’de kültür-sanat yaşamı zayıftır. Orada cep sineması, Cumhuriyet Kitap Kulübü ve kafe vardı. Ağırlıklı olarak film işiyle meşguldüler. Gide gele dostluk gelişti. Müdürlük yapan, bizden on yaş kadar ileri Alper adlı biri vardı. Salonda yatıp kalkardı. Üç beş parça eşyası vardı. Paraya pula takılmaz, felsefeyle ilgilenirdi. İlginç bulurduk sözlerini, kulak verirdik. “Hayalet Oğuz”u okuyunca aklıma düştü. O da “Hayalet Alper”di. Bir zaman sonra, nereye gideceğini söylemeden kayboldu. 

Valizi var mıydı anımsamıyorum!

3- Gece uyku tutmadı, film izledim. Colette. Fransız yazar Colette’in yaşamını anlatıyor. Film pek tesir etmedi bana. Artık sıkılıyorum da ayrıca. Kendi yaşamından hareketle yazdığı romanlar içinde kaybolan Colette, çıkışsızlığa isyan eder. Kalemi, içinde bulunduğu duruma yetmemektedir. Üstünden para kazanan pişkin kocası, bambaşka amaçla da olsa şu cümleyi kurdu:

“İyi bir yazar her şeyi tarif edebilir.”

Oktay Akbal: “Rakı masasında oturan herkes kardeştir” diyor. Bu cümle şiir gibi geldi bana. Gerçekten de öyledir. Rakı masası kendince, zaman içinden süzülüp gelen değerlerle oluşur.

4- Akbal’ın anılarında en çok yürek sızlatan yazılarından biri de Sait Faik’le ilgili olandır. Sait Faik’in hep âşık izlenimi verdiğini, bu durumun altını çizdiğini, hep bir kadına dair aşk sancısı içinde olduğunu vurguluyor. 

Akbal ve Sait Faik, yürürken karşıdan Faik’in eski sevgilisinin başka biriyle geldiğini görürler. Öykücü sinirle karşı kaldırıma geçer. Akbal da mecburen yanına gider. Başlar anlatmaya Sait. Son aşkından söz açar. Akbal bir zaman sonra satırlarında şöyle diyor:

“Gerçekten aşk mıydı, yoksa başka bir aşkı gölgeleyen bir duyarlık mı?... Kendisini saklamak için yarattığı bir perde mi?”

5- Bir kere yazarlığa başladı mı kişi, zorunlu gerekçelerle başka işlerle uğraşsa da, aklı fikri hep yazmaktadır. Yazarlık ne kadar amatörlüğe izin vermese de, başka işlerle geçim sağlamak zorunda kalır kişi. Tam zaman mesai isteyen, bunca güç işe gereğince özen göstermezsen başına dert alır, hep suçluluk duygusuyla yaşarsın.

Bu durumdan dertlilerden biri Muzaffer Buyrukçu, benzer durumda olan Naim Tirali ile söyleşir Somut dergi için. Bir dönem siyasetle iç içe olan Tirali’nin uzun yıllar öykücülükten kopmasına neden olarak bunu görür Buyrukçu. Yanıtı ilginçtir Tirali’nin: “Beni edebiyattan uzaklaştıran sanıldığı gibi politika değil daha çok gazetecilik olmuştur. Gazetecilik, güncel yazılarıyla, röportajlarıyla, hikâyenin yerini tutmasa bile hikâyeden uzak kalmanın yarattığı eksikliği giderir gibi görünmüştür. Politika ise gazeteciliğin sürüklediği bir olay. Dört yıllık milletvekilliğimde dört kez parti genel merkezine gitmiş değilim. Politikayı ben seçmedim, sürüklendim. Bana bir şey verdiğini de sanmıyorum.”

6- Bu değerlendirmeye tamamen katıldığımı söyleyebilirim. Oktay Akbal bana benzer gerekçe ile dert yanmıştı. Ahmet Oktay sırf bu sebeple gazeteciliği bırakıp geç de olsa tamamen edebiyata verdiydi kendini. Gazetecilik engeldir kurmaca, yaratıcı yazarlığa. Elbette bir dönemin üslupçu muharrirlerini anıp şimdinin utanılacak haline bakıyorum da, neredeyse o zamanın gazetelerinin edebiyat dergisi tadında olduğunu görüyorum. Şimdi bir yandan salgın cehalet, öte yandan bu lezzetsiz yazılar iyice can sıkıcı. Hele sosyal medya yoluyla oluşan, düşünceden, dil lezzetinden uzak yazılar iyice kepazelik.

İstemeden sürüklendiğim siyaset bataklığına dönüp bakıyorum da, boşa geçen iki yılıma yanıyorum. Maalesef bizde siyasetin “düşün” yanı zayıftır. Birkaç istisna örneği saymazsak siyaset, cahillerin, ihtiraslıların, çıkarcıların elindedir. Yazar kişinin, ne olursa olsun, bu koşullardan memnun olması da söz konusu değildir. Yaratıcılığı elinden alınmış olan kişi ne yapabilir ki sığ kalabalık içinde? 

7- Oktay Akbal: “Rakı masasında oturan herkes kardeştir” diyor. Bu cümle şiir gibi geldi bana. Gerçekten de öyledir. Rakı masası kendince, zaman içinden süzülüp gelen değerlerle oluşur. Salt bedeni sarhoş kılmak, zihni uyuşturmak için hızla kafayı çekenle, o masadaki kardeşliği bilenler arasında fark vardır. 

Aydın Boysa, Orhan Gökdemir, Ali Sirmen’le birlikte kadeh kaldırdığımız günü anımsadım, demek bu işin mektebini okumuşum!

Oktay Akbal'ın fotoğrafı: Kaan Sağanak 

Kapak fotoğrafı Colette filminden...