Sinemada salgın filmleri

Veba, kolera, ebola gibi bulaşıcı virüsler edebiyatta çok sayıda yazara, sinemada da çok sayıda senariste ve yönetmene ilham kaynağı oldular. Dünyayı saran coronavirüs sinemadaki salgın filmlerini gündeme getirdi. Özellikle Steven Soderbergh’in 2011’de çektiği Contagion (Salgın) 2020 Coronavirüs krizini öngören film konumuna yükseldi.

27 Mart 2020 Cuma, 11:43

Yazar José Saramago’nun romanından uyarladığı Blindness’te (Körlük /2008) yönetmen Fernando Meirelles uygarlık, insanlık, aşk, sevgi, dayanışma, erk, içgdüsellik temalarını yetkinlikle işler. Bu dramatik gerilim çağımız üstüne etkili bir metafordur. Belirgin olmayan bir kentte insanlara bulaşan bir virüs onları körleştirmektedir. Beyaz körlük yaşayan toplumun değişik katmanlarından bireyler hükümet görevlilerince toplanıp karantinaya alınırlar. Yaşam koşulları bozuldukça, kıtlık artıp açlık başlayınca gerilim artar, şiddet baş gösterir. Kurban sayısı çoğaldıkça orman yasası devreye girer. Körlüğe yakalanmayan tek kadın grubun kurtuluşu olacaktır. İnsanlar sonunda kendilerini, başkalarını, dünyayı duyumsarlar. Film bize gerçek hayvanlar  olduğumuzu gösterir. 

P.D.James’in romanından Alfonso Cuaron’un sineamaya aktardığı Children of Men (Son Umut/ 2006) kıtasal salgın, hastalık, ayrımcılık, sömürgecilik, yalıtım politikası, küresel göç, ekolojik sorunlar gibi dünyamızı tendit eden başat konuları ele alıyor. 2027’de nükller savaşlar dünyayı mahvetmiş, çok sayıda ülke haritadan silinmiştir. Bir tek Büyük Britanya ulusu varlığını totaliter, faşist rejimle sürdürmektedir. Eski politik aktivist, yeni bürokrat Theo baskıcı hükümete direnen eylemci grubun lideri eski karısının teklifiyle dünyadaki son hamile kadını İnsan Projesi’ni yürüten bilim adamlarına teslim etme görevini kabul eder. Çünkü bu bebek insan soyunun son umududur.  

Adrian Saba’nın yönettiği El Limpiador’da (2013) Peru’nun başkenti Lima’da ölümcül bir virüs ortaya çıkar. Yalnız yaşayan Eusebio’nun görevi sokakları dolduran cesetleri toplamaktır. O bir Limpiador’dur (temizlikçi). Öksüz Joaquin’le karşılaşınca Eusebio’nun yalnızlığı sona erer. Eusebio, Joaquin’e  babasını bulması için yardım eder. Bu iki insan arasında benzersiz bir sevgi ve hoşgörü başlar.

Alex Pastor ile David Pastor’un ortaklaşa yönettikleri Carriers’de (Veba/2009) dünya, kan ve solunum yoluyla bulaşan bir virüs tarafından etkilenir. Dört genç, Danny, kardeşi Brian, Bobby ve Kate ülkeyi katettikten sonra Kaliforniya’daki ıssız bir sahile ulaşırlar. İnsanlardan kendilerini tecrit eden dört genç yolculukları boyunca etik kararlar vermek zorunda kalır. Bir süre sonra bu virüsün en tehlikeli düşman olmadığının ayrımına varırlar.

Thomas Mann’ın kısa öyküsünden Luchino Visconti’nin çektiği Death in Venice (Venedik’te Ölüm/ 1972) yönetmenin en iyi filmlerinden biridir, bir başyapıttır. Soylu, varsıl yazar Gustav von Aschenbach sağlık sorunlarından ötürü Venedik’e gider. Gerilimlerinden kurtulmak isteyen ünlü yazar otelde kalan genç Polonyalı Tadzio’nun kusursuz güzelliği karşısında büyülenir. Tadzio ideal güzelliği simgeler, ideal hatlara sahip Antik Yunan heykelleri gibidir. Yazar Venedik sokaklarında, otelde, plajda her yerde Tadzio’yu aramaya başlar. Kentte kolera salgını vardır, yetkililer otel müşterilerine bu tehlikeyi söylemezler. Bir ara geri dönmeyi düşünen Gustav von Aschenbach, Tadzio’yu bırakamaz. Sanatçının trajik çıkmazını betimleyen başyapıtta İngiliz aktör Dirk Bogarde benzersiz bir yorum sunar. 

2020 Coronavirüs salgınını öngören Steven Soderbergh’in 2011 yapım tarihli Contagion’ı bugün benzer bir salgınla savaşılması nedeniyle yeniden dikkat çekmeye başladı. Yoğun öksürük, ateş, halsizlik nedeniyle iş gezisinden dönen genç kadın hastaneye yatırıldıktan iki gün sonra beyin kanamasından ölür. Çin’den ABD’ine dek tüm dünyaya yayılan virüs karşısında insanlık ne yapmalı sorusunu soran filmin senaryosu Soderbergh ile Scott Z. Burns’e ait. Salgının küresel bir karabasana dönüşmesi gerçekçi, etkileyici bir anlatımla yansıtılıyor. 

Tsai Ming Liang The Hole’da (Delik/ 1988) tecrit, yalnızlık iletişimsizlik temalarını işliyor. 21. yüzyıla girmeden bir hafta önce Tayvan’da esrarengiz bir salgın başlar. Salgın yüzünden sokağa çıkma yasağı ilan edilir, herkes eve kapanır. Tek başına yaşayan Hsiao-kang yanlışlıkla dairesinin tabanına bir delik açar. Virüsün kendisine bulaşacağı korkusuyla yaşayan, sürekli temizlik yapan, Hsiao-kang’ın alt komşusu tavanında bir delik bir delik olduğunu farkeder. 

Gustavo Steinberg, Gabriel Bitar, André Mateus’un yönettiği Tito et Les oiseaux (Tito ve Kuşlar/2019, Brezilya) bir animasyon çalışması. On yaşındaki Tito annesiyle birlikte yaşamaktadır. Bir gün insanları taşa dönüştüren bir virüs ortaya çıkınca Tito’yla annesi çok korkarlar. Tito, bu virüsün panzehrinin babasının kuşlarla yaptığı araştırmalarda bulacağını anlar. Tito ve arkadaşları dünyayı bu virüsten kurtarma görevini üstlenirler.

Apichatpong Weerasethakul’un yönettiği Cemetery of Splendour (2015) uyku salgınına yakalanan askerlerin öyküsünü anlatıyor. Uyku hastalığına yakalanan askerler hastaneye dönüştürülen terkedilmiş bir okula götürülürler. Jenjira hiç ziyaretçisi olmayan yakışıklı asker İtt’e gönüllü olarak bakar, askerlerin yakınlarına yardımcı olan medyum Keng ile de dost olur. Birgün Jenjira, İtt’in yazılar ve tuhaf taslaklarla dolu gizemli defterini bulur. Okulun altında yer alan arkeolojik alanla uyuyan askerlerin arasında bir bağlantı mı vardır ?

Chris Marker’ın 1962 yapımı La jetée adlı kısa metrajından etkilenerek 12 Monkeys’i (12 Maymun/1995) gerçekleştiren Terry Gilliam, ölümcül virüsten korunmak için yerin altında koloniler kurarak yaşamaya çabalayan insanları anlatıyor. Uzak bir gelecekte insanlık 3. Dünya Savaşı’na tanık olur. Virüsü yenmek için bir mahkum zaman makinesiyle geçmişe gönderilir. Terry Gilliam, geleceği görmenin ödül değil acı veren bir deneyim olduğunu savunuyor. 

Gabriel Garcia Marquez’in romanından uyarladığı Love in the Time of Cholera’da (Kolera Günlerinde Aşk/ 2007) Mike Newell, sonsuz aşkı, 19. ve 20. yüzyılı karşılaştırarak irdeliyor. 1897’de Cartagena’da yaşayan yoksul telegraf memuru Florentino, varlıklı ama cahil Don  Daza’nın güzel kızı Fermina’ya aşık olur. Babası koleraya yakalanan kızı Fermina’yı doktor Juenal’le evlendirir. Fermina doktorla mutlu olmaz. Fermina’yı 53 yıl 7 ay 11 gün bekleyen Florentino sonunda ona kavuşur. İkisi de yaşlanmışlardır ama mutludurlar. Kolera, aşkın zamanını gösteren bir sözcük olmasına karşın Florentino’nun psikolojisini yansıtır. Çünkü o aşkı fiziksel ve tinsel etkileri olan bir tür hastalık, salgın gibi yaşar.