Nardugan, Yule ve Noel

En uzun gecenin ertesinde, Noel’in arifesindeyiz. Bu mirasın kökenlerini efsaneler, mitler arasındaki göçler oluşturuyor. Kuzey’den Asya’ya, oradan yine Avrupa’ya yolculuk eden mirasın içinde ve efsanelerin arasında sizin için bir yolculuk yaptık.
Yayınlanma tarihi: 23 Aralık 2018 Pazar, 12:40

[Haber görseli]

21 Aralık’ı, 22’sine bağlayan gece, yılın en uzun gecesiydi. Gündönümü hem Türkiye’de hem dünyada gece boyu açık mekân etkinlikleri, gece ve karanlık konsepti ile oluşturulan etkinliklerle kutlandı. 21 Aralık da neredeyse tüm geçmiş zaman mitleri gibi artık seküler eğlence ve kültür-sanat hayatının bir parçası. Oysa bundan yüz yıllar önce, dünyanın kuzeyinde gün dönümünü içine alan hafta kutsal ve kadim bir ayin dönemiydi. Hıristiyanlığın Avrupa’ya yayılmasıyla unutulmasa da folklorik bir anlam kazanan ve ruhani geleneklerinin dışına çıkan döneme Yule ismi veriliyordu. İskandinav mitolojisinin en önemli günü olarak kabul edilen Yule, Katolik kilisesinin gücünü coğrafyada hissettirmesinden sonra bile izleri kolay silinemeyen bir kültürel mirastı. Bu miras ise İskandinav halklarının manevi önderi olarak kabul gören Odin’e adanmıştı.

Peki Odin kimdi?
Kavimler göçü ile Avrupa kıtasında yer edinen halklardan olan Germen kabileleri, aynı zamanda kıtada Hıristiyanlık çatısı altına girmeyi en zor kabul eden halklardan olmuşlardı. Avrupa’da doğuda Ortodoks, batıda ise Katolik çatısı (bir yandan kendi aralarındaki çatışmalar devam ederken) halkları bir araya getirmeye çalışıyorlardı. Dünyadaki en eski ve kadim medeniyetlerin çıkış noktası olan Asya kıtasının uygarlık hiyerarşisindeki yerini sarsmak isteyen ve bunu da bin yıllık krallık büyük hedefiyle taçlandıran Hıristiyanlık kubbesi, Asyatik kökene sahip kavimlerin bir kısmını kendi gölgesi altına girmeye ikna etmeyi başarmıştı. Bu ikna süreci kimi zaman politik uzlaşılar, çıkarlar kimi zaman ise Engizisyon tarzı baskıcı yöntemler eşliğinde olmuştu. Ancak varlığını bugünkü Almanya ve kuzeyinde sürdüren Germen toplulukları içinde bu dönüşümü gerçekleştirmek bir hayli zordu. Özellikle Kutsal Roma İmparatorluğu döneminde, Kilise, derebeylikler ve krallar arasında yaşanan çekişmeler hem geride kanlı bir miras bırakacak hem de bugün Avrupa’da siyasetin temel taşlarını oluşturan diplomasi geleneğinin temelleri atacaktı. İşte bu çekişme kuzeyin tanrısı olarak kabul edilen Odin’i kutsiyet tahtından indirmek için yaşanmıştı.

Türk diyarından gelen tanrı
Odin mitinin kökenleri hakkında tarihçilerin birleştiği konulardan birisi kuzey Asya çıkışlı olduğu. Henüz kavimler göçünden çok önce, Hıristiyanlığın kurucusu İsa Mesih’in ortaya çıkışının yani dünyanın yeni takviminin oluşmasının şafağında bugünkü Kafkasya olduğu tahmin edilen, İskandinav kahramanlık destanları “saga”larda Turkland (Türk diyarı) olarak bahsi geçen bölgeden gelen bir halkın ve onların önderi Odin’in bugünkü İskandinav topraklarına geliş hikâyesi bu mitin kaynağı. Söylenceye göre bu halk geçtiği her yere bereket getirmiş, cömertliğiyle övülmüş ve kralları Odin de bilgeliğiyle nam salmış. Kuzeye geldiklerinde ise Odin tanrı olarak anılmaya başlanmış. 19. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında şekillenmeye başlayan vatanseverlik akımlarına ve genel anlamda aynı kökeni paylaşan tüm Turani halkları tek bir büyük hedef etrafında birlik haline getirmeyi amaçlayan yaklaşımlara öncül olan mitlerden biri olan Odin efsanesiyle ilgili en geniş çalışmalardan biri İsveç tarihinin kurucusu olarak adlandırılan Sven Lagerbirng’e aitti. 18. yüzyılda yaşamış olan Lagerbring, Odin’i Türkler ve As’lar olarak bilinen ve (Asya kıtasına ismine veren) halkların önderi olarak tasvir ediyordu. Ondan bir yüzyıl sonra yaşamış olan ünlü okültist ve Teozofi Derneği’nin kurucusu Rus felsefeci Helena Blatavsky ise Gizli Öğreti isimli kitabında, Hıristiyanlık öncesi çağlarda dünyada hâkim olan medeniyetlerden söz ederken, Aryan ve Semitik halklarıyla birlikte Turani halkların ortak dininden bahsederek, dünyada üç din merkezi olduğunu ve Çinlilerle diğer Turani kavimlerin ayrılmasından önce ortak bir Turan dini olduğunu söylüyordu. Yule’ye geri dönersek İskandinav coğrafyasında Odin’e adanan ve güneşin yeniden doğuşu olan bu günün Asya’nın kadim topraklarındaki Nardugan (Doğan Güneş) Bayramı ile benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz. Kuzey yarım kürede gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık, eski Türk ve şaman geleneklerinde güneşin yeniden doğumu olarak sembolize edildiği bir törendi.

Odin ve Noel Baba
20. yüzyılda yaşanan medeniyet ve din çatışmaları eşliğinde ortaya çıkan bu tezler ve anti-tezleri iki dünya savaşı sürecinde ve hâkimiyeti meşrulaştırma sürecinde siyasi söylemlerin etkisinde kaldı. Odin’e adanan Yule mitinin Avrupa’daki yansımaları ise kısmen korku çerçevesinde oluşmuştu. Rivayete göre kuzeyde gün dönümü haftası aynı zamanda vahşi avın başlangıcıydı. Av vaktinde Odin, sekiz bacaklı atı Sleipnir ile ava çıkardı. Eğer bir gezgin gece vakti Odin ve ölümsüzlere rastlarsa kalbinin temizliği, saygısı, mizah yeteneği ve cesaretiyle sınanırdı. Eğer testi geçerse evine, ağırlığınca altın ve yiyecekle dönerdi. Eğer geçemezse, hayatına mal olacak gece yolculuğuna çıkmak zorundaydı. Ayrıca evlerde Sleipnir için çocukların ayakkabılarının içine saman ve şeker doldurulurdu. Karşılığında Odin’in eve hediye bırakacağına inanılırdı.

Hemşerimiz Nikola
Yarın 24 Aralık. Hıristiyan dünyasının en önemli günü olan Noel kutlanacak. Bu günün en önemli miti ise Noel Baba. Noel arifesindeki gece, uçan geyikleriyle evlere gizlice girip çocuklara hediye bıraktığına inanılan Noel Baba (Santa Claus) mitinin kaynağı Patara antik kentinde 3. yüzyılda (M.S.) doğduğuna inanılan Aziz Nikola rivayete göre çocukları çok seven ve onlara düzenli olarak hediyeler veren bir azizdi. Hikâyesine dayandırılan hediye miti ise Hırisityanlığın, kendinden önceki Pagan ve Şaman başta, pek çok gelenekten dönüştürdüğü kültürel dokulardan sadece biriydi. Tıpkı çarşamba gününün batı dillerindeki karşılığı olan Wednesday kelimesinin aslında Woden’s Day’den (Odin Günü) türetilmesi gibi, oluşturulan milat, konuştuğumuz dilden, kullandığımız takvime kadar tüm kültürel mirasımızı bir yap-boz gibi etkilemişti.

Hıristiyan tarihi açısından önemli bir yeri olan Demre ile özdeşleştirilen ve Demreli Nikola olarak da bilinen azizin babası bir buğday tüccarıydı. Buğdayın bereketinden olsa gerek, Nikola cömert kişiliğiyle babasından kalan mirası yoksul çocuklara bırakmıştı. Buğdayın Noel ile özdeşleşmesi ise belki de 8. yüzyılda İskandinavya’da Hristiyanlığı yaymak isteyen Kral 1. Hakan’ın buğdaydan yaptırdığı kurabiyelerle yayılmıştı. Kral, dağıttığı kurabiyelerle aslında Pagan törenlerindeki kurban etme geleneklerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Ne var ki Avrupa’da Noel Baba mitinin yaygınlaşması ve benimsenmesi 19. yüzyılı bulacaktı. Odin mitnin yoğun olduğu yerlerden olan Britanya’da ortaya çıkan Noel Baba, hızla kıtaya yayılacak.

20. yüzyılda ise ABD’ye yol alacaktı. Buna sebep olan ise Coca Cola’nın Noel Baba figürünü reklamlarında kullanmasıydı. Elbette insanların aslında hiç durmayan tarihsel göçebeliği içinde bu döngüler ve yeniden kurulan medeniyetler hiç de şaşırtıcı değil. Bugün bir insan ömrü ekseninde baktığımız -bugün bizim topraklarımızdan da geçen kitlesel göçler, savaş, yokluk gibi çok acı sebeplere dayansa da, ömrümüzde gördüğümüz yerleşik kültür hayatının bir yansımadan ibaret olduğunu hatırlatıyor. İnsan kitleleri yerleri yurtlarını terk ederken aynı zamanda kültürlerini ve efsanelerini de beraberinde götürüyor. Ve bu miras yeni mitlerin ve hikâyelerin kapısını açıyor.

A+ A-