Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

Ne Oldu, Ne Olacak?

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Başkanlık rejiminin ilk hükümeti açıklandı. Sermaye şirketlerinde çalışmış teknokratlardan oluşuyor. İçişleri, Dışişleri, Hazine-Maliye gibi önemli bakanlıklar ise geçen dönemin denenmiş, güvenilir isimlerine verilmiş. Bu da kimilerinin her nedense bir türlü vazgeçemediği, “politikada yumuşama” beklentisinin boş bir beklenti olduğunu gösteriyor. Bir de tabii “olan oldu, alışmaktan başka çare mi var” yazıları döktürenler var, onlara ne diyeceğimizi bilemiyoruz; zaten ne desek boş.

***

Yasama, yürütme, yargı tekliğine dayanan tabloyu gördükten sonra belli başlı konuları yeniden tartışmak gerekecek. “Parlamenter sisteme” geri dönmek artık talep edenlerin azalması, etkinliklerini yitirmesi nedeniyle zorlaşmıştır. Bu arada “güçler ayrılığını” burjuva demokrasisinin parlamenter sistemiyle özdeşleştirmek çok da doğru değildir. Ayrı bir tartışmanın konusudur ama, güçler ayrılığının örneğin sosyalizmde de bir başka içerik ve biçimde geçerli olacağını eklemekte yarar var.

***

Son yıllardaki gelişmelere bakarak kapitalizmin ekonomik krizleri yönetememek şeklinde kendini gösteren politik bunalımları klasik yönetim biçimlerini terk ederek çözmeye çalıştığı sık sık söyleniyor. Kısaca bu tür yönetim biçimlerine eklenen ülkeler arasında özellikle Macaristan dikkat çekiyor. Rusya’nın yeni bir örnek olmadığını biliyoruz. Türkiye ise stajını tamamlamış, bu kampa katılmış görünüyor. Kapitalizmin zor durumda olduğu, çare aradığı doğru, ama bunu yaygın bir şekilde gelişmiş ülkeleri de kapsamına alacak şekilde açık otoriter rejimlere dönüşerek yapmaya çalıştığını, bu konuda yeterli kanıt olduğunu söylemek zor.

***

Ama Türkiye’de bu değişiklik yaşanıyor. Türkiye kapitalizminin farklılıklarını, iktidardaki siyasi hareketin ideolojik hedeflerini de dikkate alarak diyebiliriz ki, parlamentonun işlevini en alt sınırlara gerileten, Başkan’ın yetkilerini ise üst ve tartışılmaz noktalara taşıyan otoriter rejimin daha katılaşacağı, muhalefetin tümüyle devre dışı bırakılmasının kısa sürede mümkün olacağı da görülecektir. Muhalefet partilerinde durumun kavrandığını, hiç değilse savunma refleksinin harekete geçtiğini gösteren bir işaret henüz yoktur. Muhalefetin yeni rejimi içselleştirmeyi seçtiğini gösteren belirtiler daha fazladır.

***

Yeni Meclis’te bu durumu gören vekiller, CHP içinde de, sosyalistleri listesine alarak Meclis’e taşıyan, böylelikle barajı aşma imkânı yakalayan HDP’de varlar. Anladığımız kadarıyla sol sosyalist bir politikanın temsilcisi olan bu arkadaşlar Meclis’te de bu doğrultuda çalışacaklardır. Akıl vermek haddimiz değil, ama Meclis hâlâ dışarıdaki yüzde 50’nin seslerinin duyurulmasını bekledikleri yerdir. Konuşma olanakları ne kadar kısıtlanırsa kısıtlansın orada söylenecek her bir cümle dışarıda yankılanacaktır.

***

Kendisini “milletin”, yani İslam, Sünni ve Türk ümmetin temsilcisi sayan, Cumhuriyeti sonlandırmak isteyen bir kadro, seçmenlerin yarısının oyunu alarak iş başına geçti. Bu durum Cumhuriyetle hesaplaşmak, “ikincisine” geçmek isteyen kimi liberallerin hoşuna gitti, bu işin AKP eliyle yapılıyor olmasından da mutludurlar. Oysa söz konusu olan Cumhuriyetin yıkılmasıdır, ikincisine geçilmesi değil. Sosyalistlerin sahiplenerek aşmaya çalıştığı Cumhuriyet, sosyalizme evrilmenin, devrilmenin, dönüşmenin birikimini içerir. “İkinci” Cumhuriyet ise Kurtuluş ve Kuruluşun kazanımlarının inkârından, neo-liberalizmin ideolojik kabulünden başka bir şey değildir.
Şimdi liberallerle AKP arasında kısa sürede yeşermesi muhtemel işbirliğinin temelini de bu saçmalık oluşturacaktır.