Köşe Yazısı

A+ A-

‘Patlamış mısır tadında sanatçılar ve rüzgâra karşı yürüyenler!’

13 Ocak 2019 Pazar

1- “7Gün/7Bilge” yazı dizisi toplumda çok büyük karşılık buldu. Toplumda dedim de, sahi kim bu insanlar? Halen ülkede aydınlanmaya inanan, bulunduğu yer neresiyse orada direnç gösteren insanlar var. Genco Erkal’ın “Bu yüzyılda tüm devrimler ricat etti, bir bizimki ayakta” sözü bir yanıyla doğru. Ama bir yanıyla… Bu dönem kadar sanatçıya, aydına doğrudan saldırı olmadı. Levent Üzümcü’nün “Oyuncular Sendikası sarı sendika olma yolunda” sözleri akımda. Eğer Metin Akpınar’a, Müjdat Gezen’e sahip çıkamayacak kadar korkaksanız, neden orada duruyorsunuz ki? Sosyal medyada yalandan yayımlanan iki satır metin kimseyi kandırmaya yetmez.

Öyle ilginç günlerden geçiyoruz ki; sinemacılar arasında tuhaf bir tartışma sürüyor, salon sahipleriyle film yapanlar arasında. Sanırsınız ki nitelik, özgürlükler tartışılıyor. Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan falan isyanda. Diyorlar ki; “Salonlarda satılan mısır, filmlerden pahalı!” Düşündüm de, mısırdan daha fazla ederi olan bir film yaptınız da bizim mi haberimiz yok? İnsanlara neyi seyrettiriyorlar ki? RTE’nin futbol kadrosunda görev yapacaksın, iktidarın yayın organı TRT’de kültür bakanına övgüler düzeceksin, sonra Yılmaz Güney’cilik oynayacaksın!

2- Hep söylüyorum, olan biten ne varsa siyasal, kültürel olarak birbiriyle ilintili. “Oyuncular Sendikası” bana Aziz Nesin’in “Yazarlar Sendikası” türü umut verdi başta. Mehmet Ali Alabora, ki bence öyle sanıldığı kadar siyasi bir aktör de değildi, başarılı süreç geçirdi. Gezi kuşkusuz değerli toplumsal göstergeydi hepimiz için, sanatçılar da yer aldı. İktidar affetmedi, unutmadı o günleri, Alabora yurdunu terk etmek zorunda kaldı, acıdır bu! Sonuç, sendika bir süre direndi ayakta kalmak için, sonra Demet Akbağ başkanlığına teslim oldu. Buradan Nesin gibi bir aydınlanma itirazı beklemek boşunadır. Neticede Akbağ koşarak Yenikapı’ya gitti. Sahne ortağı da Yılmaz Erdoğan, reisin top arkadaşı!

“7Gün/7Bilge”de tam da bu yüzden aydın sorununa vurgu yaptım sıkça. Ayla Kutlu ile uzunca konuşmuşuz. Kişinin kendine “Aydın” demesini ayıp sayıyor Kutlu, haklı. Kanaat önderliğiyle de karıştırılmaması gerektiğini söylüyor, bunda da haklı. İçinde düşün olmayan eylemcilik “Aydın” olmak için yetmez. Ama en güzel tarif bir öğretmen arkadaşımdan geldi: “Aydın kendi açmadığı toplumsal yarayı saran kişidir” dedi.

3- Korkut Boratav’ın “Bugün iktidarda olan İslamcı faşizmdir” saptaması üstüne ne çok yorum geldi, bir bir okudum. Hocanın derinlemesine tahlili ve Mustafa Kemal analizi ölçüt koydu. Garip biçimde Mustafa Kemal’e mesafe koyan sosyalistler var inatla. Korkut Hoca üstelik coğrafyamızda “Kültürel İslam”ın sosyalist olmaya engel olmadığını söylüyor. O halde? Mustafa Kemal’e, yani Cumhuriyete, laikliğe gereksinim var!

Mustafa Kemal tartışmasına iki sarsıcı yanıtla Taner Timur son noktayı koydu. İlki, “tarihi ilerleten her hareket soldur” dedi. Bu bakışla Kemalizmin çıkışını tarif etmiş oldu. Bir de “Abdülhamit” kandırmasına mükemmel yanıt verdi. Görüyoruz ki İslamcılar bir türlü bu büyük birikime karşılık isimler koyamıyor. Necip Fazıl’a karşı Nâzım olur mu? Pes! Mustafa Kemal’e karşı Abdülhamit olur mu? Sonunda yenilecekler, düşünsel zeminleri yok!

Üzüldüğüm noktaysa, toplumun büyük kısmının sindirilmiş olması, o ayrı!

4- Nâzım deyince, kitabım “Tepeden Tırnağa Nâzım Hikmet”in ardından söyleşilere gitmeye devam ediyorum. Bu hafta da Ataşehir Belediyesi davetine katıldım. Kültür müdürlüğü iyi çalışıyor, belli. Semtimizin çeperine yapılmış “Neşet Ertaş Kültür Evi”nde hayli kalabalık toplulukla buluştuk. İnsanımız umutlanmaya, derinlemesine tartışmaya ne denli aç kalmış meğer! Bitmesin istedi dostlar söyleşi... Doğrusu ben de aynı duyguya kapıldım. Şimdi “yazarlık atölyesi” açmak niyetindeyiz.

Güç günlerden geçiyoruz, sanatçılara salonlar verilmiyor, kitapçılar yapıtlarımızı satmaktan kaçınıyor. Ancak en sinirlendiğim şu: Arayıp davet ediyorlar, seni görmek, söylemine tanıklık etmek istiyorlar kimi şirketler, dernekler, okullar, odalar; sonra, sanki onlara borçluymuşuz gibi: “Sizi çağırarak neleri göze aldık bilseniz” diye böbürlenmeye başlıyorlar. Ne tuhaf! Yazar, aydın, sanatçı, gazeteci sizden ne dileniyor ki anlamadım!

Siyasal itirazı olan, özgürlük kavgasına giren kimse sizi takmaz, korkularınızla ilgilenmez. Bir de üstüne teşekkür mü bekliyorsunuz? Bu hafta takıntım oldu.

5- İnsan hakları sorunu derinlemesine büyürken, hele de ırkçılık, dincilik bunca artmışken İoanna Hoca’nın vurgusunu ciddiye almak gerek. Ancak söyleşiden bana kalan “Bilge kişinin tek bir arkadaşı olsa dahi yalnız değildir” cümlesi oldu. Şu günlerde neredeyse otuz beş yıllık, uzunca ayrı kalınmış bir yoldaşlık, dostluk üzerine düşünürken çıktı karşıma bu cümle. Dostlarım var, yalnız da değilim sanırım. Elbet düşünce kavgasına girince, varoluşsal sorunları kendinle tartışmaya başlayınca insan buruluyor, kimsesiz hissettiği de oluyor bazı bazı.

Doğan Kuban’la da dostluk üstüne konuştuk uzunca. Yalnız olmayı seçmiş bir bilge Kuban. Çalışmaya, düşünmeye, okumaya olabildiğince çok zaman kalsın istemiş yaşam boyu. Bizde sık rastlanan meyhane masalarına da pek katılmak istememiş. Bilgelerle geçirdiğim zamanlarda bir yandan da ne tür yaşam sürdüklerini de gördüm, düşündüm. Kişi bir ömür dolu dolu yaşıyorsa başka huzurla yaşlanıyor. İmrendim.

Şuraya not düşeyim; Şule Aydın tüm süreçte en büyük yardımcıydı, son dakika katkısıyla beni kurtaran Eren Aysan da öyle ve Selnur Aysever, bant çözümlemelerinde nasıl ciddi iş çıkardı. Hepsine teşekkür borçluyum.

6- Enis Batur’un “Ağaçlar Çiçekteydi” adlı Ahmet Say hatıratına yazdığı önsözde şunun altını çizdim: “Bunca baba gördüm tanıdım, böylesi bir adanmışlığa hiç tanık olmadım. Fazıl’a inandı Ahmet Say, onun şüpheli serüvenini yeğledi. Çetin engellerle karşılaştığını anımsıyorum. Alıp oğlunu Avrupa’daki müzik otoritelerine götürdüydü, ‘Gecikmişsiniz’ diyenler çıktı, aldırmadı onlara, inatla savaşını sürdürdü, Fazıl’ın yetişme sürecinde Mozart sonatları çalacak ölçüde işin içine daldı: Utkunun arkasındaki bedeli anlatmadı kimseye, sustu.”

Beni derinden etkiledi bu saptama. Babayım, kız çocuğu babası ve bu süreçte tam da benzer kavgaya giriştim. Ahmet Say’a güvendim, direncini anlıyor, örnek alıyorum. Öte yandan Mozart’ın sanık sandalyesinde olduğu günlerden geçerken acı tebessüm yerleşti dudağıma...

7- Enis Batur’u sever, okur, takip ederim. Bu hafta aradım: “Yayına gelir misiniz?” dedim. Bunca bayağılık içinde sesini toplum işitsin istedim. Suskunluk orucunu bozmadı. Bir yandan hak verdim Batur’a, yazar sözünü zaten yapıtıyla söylüyor. Yine de bir kez benim için ekrana geldiğini anımsattım Batur’a, belki yine söyleşiriz...

Kaç zamandır değerli şairleri izliyorum. Onur Behramoğlu yeni kitabı tamamladı. Yaprak Öz’ü ve Betül Dünder’i okumuş, sevmiştim. Bu arada tatsız deneyim yaşamış olmamıza karşın Şeref Birsel şiirini seviyorum. Batur’un yayın yönetmenliğinde Duygu Kankaytsın’ın şiirleri basılmış, edindim. Kolay beğenmez Batur, ben de şuraya örnek koyayım:

“... Deniz de benim kadar delişmen, mavi değil
Sektirdiğim taş direniyor batmaya
Martılara ufalanıyor babamın kırdığı ekmek
Gece ile aramda işlek bir balta, indi inecek
Düşündükçe ıslanıyorum
Bir rüyam var, bana iyi geliyor
İşte bir gün onu anlatacağım”

Tümü Enver Aysever - Son yazıları

İlker Bey, Ali Tatar’ı anımsar mısınız? 14 Şubat 2019 Per
Akıl(sız) seçimler! 13 Şubat 2019 Çar
‘Hilmi Yavuz ve Lirik Defterler...’ 10 Şubat 2019 Paz