Olaylar Ve Görüşler

Modelle değil, yaşayarak öğrenme: Köy Enstitüleri

19 Nisan 2019 Cuma

Köy Enstitülerinde amaçlanan, içinde yaşanılan çevre ile bütünleşerek, çevrenin tüm dinamiklerini eğitimin laboratuvarı kılmak, bu laboratuvar çalışmalarından elde edilen bilgi ve becerileri derslerin içeriğine yansıtmak!

Tarihe gömdüğümüz ve bir daha canlanmaması için özel çaba sarf ettiğimiz Köy Enstitülerinin 79. kuruluş yıl dönümünde, Avrupa ülkelerinde eğitim sistemlerinin yalnızca “model”e değil, “yaşayarak öğrenme” ve “bilgiyi arayıp bulma” yöntemini esas alan bir yapılanma içine girdiğini görüyoruz. Bu yapılanmada temel ilke, öncelikle eğitimi kümülatif(katlanmış,birikmiş) bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp, onu istihdamla, “ekonomik ve sosyal değişim”le birlikte değerlendirmek, bununla birlikte eğitimi, insanın geniş kapsamlı kültürel özelliklerini (adalet anlayışı, insanlık duygusu, bilime olan güven, güzel sanatlar zevki gibi) insanlık âlemi ile ayak uydurabilecek şekilde uyumlu ve elverişli davranışlar kazandırma amacına yöneltmektir.
Bu ilkeler, bundan 79 yıl önce ülkemizde benimsenmiş ve başarı ile uygulanmış Köy Enstitüleri sisteminin de temel öğeleridir. Atölyede demir dövüp dersliğinin duvarını örerken, tarlada sebze, ahırda süt üretirken uygulamada kazanılan bu bilgi ve becerilerin derslerin içeriğine yansıtıldığı köy enstitülerinde eğitim; üretim ve istihdamla birlikte değerlendirilmiş, eğitirken katma değer yaratan, yörenin kalkınmasına ve kültür yaşamına destek olan bu eğitim sistemi, Cumhuriyet devriminin eğitim alanında en önemli girişimi ve başarısı olmuştur.
17 Nisan 1940 yılında kurulan ve yurt düzeyinde Anadolu insanına “Aydınlanma”yı taşıyan, okuması yazması bile olmayan bir toplumdan düşünen, tartışan aydın ve çağdaş insanlar yetiştiren Köy Enstitülerinde oluşan “Köy Enstitülü kişilik” düzeni rahatsız etmiş, 1954 yılında kapılarına kilit vurulmuştur. Oysa Avrupa Birliği’nin eğitim konusunda Türkiye’deki “Köy Enstitüleri” uygulamasından esinlendiği ve bu sistemin temel ilkelerini eğitime taşıdığı görülmektedir. Avrupa’da eğitim, tıpkı Köy Enstitülerinde olduğu gibi salt sınıfta yapılan bir etkinlik olmaktan çıkarılıp, öğrenme ortamı çevrenin tarım, sanayi ve endüstri merkezlerini de içine alacak şekilde genişletilmekte, iş alanlarındaki uygulamalardan kazanılan bilgi ve beceriler, ders programlarına, içeriklerine yansıtılmaktadır. Finlandiya Milli Eğitim Kurulunun başlattığı bir projeye göre; okulların, Avrupa kırsalı üzerinde kendi internet sitelerini kurmaları, çiftlik yaşamı, doğal çevre ile ilgili bilgiler, zararsız gübre ve hormonlar, ürünlerle ilgili tüketici beklentileri gibi konularda sunumlar, programlar yapmaları teşvik edilmektedir(Deniz Ilgaz, Avrupa Köy Enstitüleri Eğitimine Yöneldi, Cumhuriyet gazetesi. 22.04.2001). Köy Enstitülerinde amaçlanan da buydu: İçinde yaşanılan çevre ile bütünleşerek, çevrenin tüm dinamiklerini eğitimin laboratuvarı kılmak, bu laboratuvar çalışmalarından elde edilen bilgi ve becerileri derslerin içeriğine yansıtmak! Bu yüzden Köy Enstitülü öğrenci Pitagoras teoremini kazdığı temele çapraz gerdiği ip üzerinden, “bileşik kaplar” teorisini enstitüye içme suyu getirirken öğreniyordu.

İkinci ayak: Sokrates eğitimi
Avrupa topluluğu, eğitimde “Sokrates eğitimi”ne geçmiştir. Temeli düşünen tartışan, sorgulayan insan yetiştirmektir. “Bilinenleri sorgulama, sorgulama sonucunda ulaşılan bilginin de değişebilir olduğunu kabul etme (Erdal Atabek, Sokrates Eğitimi ve Önyargılar, Cumhuriyet, 17.06.2002).” Amaç önyargısız düşünmektir. Köy Enstitülerinde bu amaçlı eğitim de tam anlamı ile gerçekleşmiştir. Sayın Milli Eğitim Bakanı’nın “Antik Yunan” dediği ve okutulmasına şiddetle karşı çıktığı “klasik çağ” yazar ve düşünürlerinin eserleri (Sofokles’in Antigona’sı. Sokrates’in savunması, Platon’un Devlet’i, Aristoteles’in Poetika’sı, Homeros’un İlyada ve Odisse’si vb.) bu okullarda okutulmuş, okutulmakla kalmayıp eserlerle ilgili sunumlar yaptırılmıştır. Sayın Bakan’ın bilmemesi mümkün değildir ki, klasik çağ yazar ve düşünürleri ile yüz yüze gelen öğrenci zihinsel açıdan akılcı ve hümanist bir formasyon kazanmakta, kazanmış olduğu bu zihin özgürlüğü içinde her türlü dogmatizmi reddetmektedir. Fakat istedikleri “reddeden” değil, itaat eden, biat eden nesillerdir. Sormadan inanan, düşünmeden öğrenen (dindar ve kindar) bir kuşak yetiştirmenin eğitimin birinci hedefi yapılmasının nedeni de budur.

Yapılması gereken
Türkiye’de eğitim politikalarına yön verenler, “Nasıl bir eğitim?” sorusundan değil, “eğitim nedir” sorusundan hareket ederek bir eğitim politikası geliştirmelidirler. Çünkü “nasıl” sorusu öznelliğe açıktır. “Nasıl bir eğitim” de eğitimi toplumun çıkarlarına değil, kendi amaç ve çıkarlarımıza yönlendirme vardır. 15 yılda 5 eğitim sistemi değişikliği işte bu “nasıl bir eğitim” sorusunun sonucudur. “Nasıl” sorusu, ancak “nedir” sorusuna verilen yanıtın ardından işlevsel olabilir. Nermi Uygur öğretmenimizin deyimi ile, “nedir sorusu, felsefenin kurucu sorusudur.” Bu nedenle önce çağdaş bir eğitimin ne olduğu, hangi ulusal ve evrensel değerleri içermesi gerektiği, eğitimde laikliğin olmazsa olmaz sayıldığı uygar bir dünyada “bilinç” eğitiminin neden “inanç” eğitiminden önce gelmesi gerektiği sorularına yanıt aranmalı, sonra “nasıl bir eğitim”e odaklanılmalıdır.

İbrahim Türkeş / YKKED Fethiye Şubesi/ Hukukçu, Felsefeci 



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları