78'liler... / 9

04 Ekim 2008 Cumartesi

 

Kimlik parçalanması

Gidenler bir süre sonra şu soruyu sormaya başladılar: Ne olacağız?

Yıllarca “devrimci” olmuşlardı. Şimdi de öyleydi ama devrimi yapacakları ülkelerinden uzaktılar. Zamanla her biri başka bir yöne savruldu. Bir grup, memleket diyor başka bir şey demiyordu. Bir an önce hukuksal sorunlardan sıyrılıp Türkiye’ye dönmenin yollarını arıyordu. Bulamayan “ne olursu olsun” dedi, Türkiye uçağına bindi. Havaalanından cezaevine... Bir süre ülkesini cezaevinde tanıdıktan sonra dışarı çıkanlar bir travma daha yaşadı... İkinci kez yurtdışına gidenler oldu.

Hukuksal sorunlar bittikten sonra dönenlerden bazıları, yurtdışında öykülerini kitaba döktü.

Ya kalanlar?

Dönmeyenler...

Bir bölümü, dernek, gençlik hareketleri kültürünü sürdürdü. Zamanla, PKK çizgisi bu yapıdakilerin çoğunu teslim aldı. Bunun dışında kalanlar, yaşamlarını sürdürme kaygısıyla kimliklerini sürdürme çabasını baş başa götürdüler. Yerleştiği ülkede tutunup oradaki siyasi partilere katılanlar da oldu.

Devrim gurbetçilerinin büyük çoğunluğu aradan kaç yıl geçerse geçsin Türkiye deyince “12 Eylül” dedi, başka bir şey demedi. Bazıları Türkiye karşıtı hareketlerin parçası olacak kadar uzaklaştı. Bunların en ılımlıları bile Türkiye’nin hâlâ 12 Eylül anayasasıyla yönetildiğini söylemeden siyasal tartışmaya girmiyordu.

Ne olursa olsun Türkiye ile nefes alıp verenlere de el verenler çıkmadı. Yurtdışındaki Türkler diye bir politikası olmayan Türkiye’nin, böylesi politik kökenli konulara eğilmesi çok daha zordu.

Kimlik olarak tümüyle kaybolanlar için bir şey söylemek zaten zor!

Dünyada neden çok Türkiye karşıtı var, sorusunu yanıtlamak için 12 Eylül günlerinin bu yanını araştırmak ayrı bir bakış açısı olabilir.

78 kuşağından yurtdışını seçenler, 40’lı, 50’li yaşlara gelince, geçmişin muhasebesini yaparken bölme-toplama çizgisini hem 12 Eylül’den çektiler.

 

Sürgüne giden devrim gurbetçileri

12 Eylül yönetiminin yurda dön çağrısı yaptığı kişilerin sayısı 30 bindi. Bu kişiler o dönemin koşulları içinde “suç işlemiş”, “hakkında işlem yapılmış” kişilerdi... Bir de “hakkımda işlem yapılabilir” endişesiyle kaçmış olanlar var. Onlar çok daha fazlaydı

Bir ülke için en tehlikeli durumlardan biri şudur: Gençlerinin umudu başka ülkelerde araması!

Bugün Türkiye’de gençlerin önemli bir dilimi, “Ne sahibi olmak istersin” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Vizeli bir pasaport sahibi!

Diploma sahibi olmak, meslek sahibi olmak artık ikinci planda...

12 Eylül döneminde ise “ülke dışı” siyasi hareketlerin içinde yer almış gençler için umuttan da kurtuluş haline geldi. Yasal yollardan dışarı çıkanların yanı sıra her türlü yöntemi kullanıp Ege’nin kıyı kasabalarından Yunanistan adalarına gidenlerin sayısı da az değildi. İlk durak Yunanistan, burada mülteci kimliği aldıktan sonra olabilirse Almanya, İsveç, Fransa, Hollanda...

12 Eylül’de kaç kişi değişik yöntemlerle yurtdışına kaçtı?

Kesin bir rakam vermek zor ama kimi bilgiler ışığında tahmin yürütülebilir. 12 Eylül yönetiminin “yurda dön” çağrısı yaptığı kişilerin sayısı 30 bindi. Bu kişiler o dönemin koşulları içinde “suç işlemiş, “hakkında işlem yapılmış” kişilerdi... Bir de “hakkımda işlem yapılabilir” endişesiyle kaçmış olanlar var. Onlar çok daha fazlaydı.

30 bin rakamından fikir yürütmek gerekirse, en az 100 bin genç ülkeyi terk etti!

Türkiye’de suç işlediğine ilişkin herhangi bir kanıt olmadığı halde pasaport verilmeyen 390 bin kişi vardı. Bunların da bir bölümü “mademki, yasal yollarla olanaksız, zor oyunu bozar, ben de bulduğum yolla çıkarım” diyerek kaçak yöntemler kullandı.

Ülkelerinde devrim yapmak, kendileri için hiçbir şey istemeden, toplumu daha eşit kılmak için yaşamlarını ortaya koyan gençler artık gurbetteydi. Çok zor koşullarda yaşadılar. Avrupa’nın hemen her ülkesindeki mülteci kampları cezaevinden çok farklı değildi. Özellikle kaçak yollardan gidenlerin her şeyden önce Türkiye’ye dönerlerse başlarının derde gireceğini ispatlamaları gerekiyordu.

Bunu nasıl yapabilirlerdi?

Resmi makamlardan bilgi istense, o günün koşulları içinde çok çok zor.

12 Eylül yönetimi “suçluları” bulmak için “ihbar mekanizmasını” da kullandı. Aranan kişilerin fotoğraflarından afişler yapıldı ve toplu geçiş yerlerine asıldı. Tren istasyonları, kent meydanlarının köşeleri, liman girişleri, otogarlar hep saman rengine yakın afişin üzerindeki vesikalık fotoğraflarla doluydu.

Eğer yurtdışına kaçan bir kişi, bu tür bir afişte yer aldığını kanıtlarsa, işi yolunda demekti. Hemen kimlik veriyorlar, kalacak yer sağlıyorlardı. Pek çok genç günlerce kendisinin de arananlar listesinde yer aldığı haberini bekledi. Güzel haberi alan “Hemen” diyordu, “o afişin fotoğrafını çekip yollayın!

Yazı aramızda, benim bu ve benzeri yöntemlerle yurtdışına giden 50 kadar Ege Üniversiteli tanıdığım var...

80’li yıllarda İzmir’in havaalanı Çiğli’deydi. Bu yerleşim yerinin adıyla anılan, küçük bir havaalanıydı. Aranıyor olup olmadığını öğrenemeden yurtdışına giden bir genç Çiğli’den ayrılışını yıllar sonra şöyle anlattı:

Uçağa biniş saati gelmek bilmedi. Yanımdan geçen her orta yaş grubundan bıyıklı insanın sivil polis olabileceğini düşünüyordum. Benim bulunduğum tarafa doğru gelen olduğunda yüreğim küt küt atıyordu. Sırat köprüsü, sanırım pasaport kontrol bölümü gibi bir şeydir. Oraya nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Birden kendimi orada buldum... Arkadaşlar, ‘Polis pasaportuna damga vurdu mu, sorun yok, uçağa bineceksin, demektir’ demişti... O anı bekledim. Vurdu... O küt sesini uzun süre unutamadım... Uçağa bindim. Kalkıncaya kadar bedenim havadaydı... Yıllarca Türkiye deyince aklıma o pasaport polisinin vurduğu damganın sesi geldi...
 


Nasırlaşan özlemler

Balkanlar’ı gezerken uğrak yerlerimden biri Atina yakınlarındaki Lavrion Kampı oldu. 78 kuşağından gençlerin ülkesinden kaçıp geldiği bu kampı buluşumu, gezişimi Balkanlar kitabında anlatmıştım. 78’lileri anlatırken devrim sürgünlerinin kamp yaşamından bir kesit aktarmamak olmaz...

Yola çıkalım...

Atina’dan Lavrion’a, dar, kıvrımlı yollarda zeytinlikleri yara yara, bir buçuk saatte ulaştım. Bergama’nın bir dağ köyüne gidiyor gibiydim. Doğa aynı, insanlar da birbirine yakın.

1992 yılının, güneşli ama soğuk bir kış günü...

Lavrion, ilk çağlarda gümüş madenleriyle ünlü bir yerleşim yeri. Atina sikkesi buradan çıkarılan gümüşle basılıyordu. Tam karşısında Makronisos Adası var. Ada, Lavrion Limanı’nı korunaklı kılıyor.

Lavrion adını 12 Eylül sonrasında duydum. 1980’li yıllarda Türkiye’den kaçan “siyasi suçlular” Ege adalarından Atina’ya gidiyordu. Siyasi sığınma hakkı istiyordu. Yunanistan hükümeti de önemli bir bölümünü Lavrion’da kurulu kampa gönderiyordu.

Burada sadece Türkiye’den değil başka ülkelerden de pek çok insan barınıyor.

Lavrion’a girişte kenarları dikenli tellerle çevrili büyük bir maden ocağı var. Tel duvarın yüksekliği üç metreyi aşkın. 1980’li yıllarda Türkiye’den gelen gazetecilerin çoğu Lavrion Kampı diye buranın fotoğrafını çekmişler. Tel duvarın önünde poz verip “Lavriona girdik” demişler.

Otobüs geniş bir caddeye girdi, az sonra durdu.

Son durak.

İndim. İnsanların çoğunun yürüdüğü yöne doğru ilerledim. İçimden kimseye bir şey sormak gelmiyor. Zamanım çok. Sokaklarda rasgele dolanıp kendim bir şeyler bulmak istiyorum.

78 kuşağından, orta yaşa doğru ilerleyenlerin kaldığı kampları adım adım kendim bulmayı deneyeceğim.

Yürüyüşe başlayalı daha on dakika olmamıştı ki, duvarda bir afiş ilişti gözüme:

“Erdal Eren ölmedi.

Erdal Ereni unutmadık.

“Şaban Koç’u şehit verdik.

Tamam. Türklerin yaşadığı bölgeye yaklaşmış olmalıyım.

Benzer afişlerden elektrik direklerinde de var. Onları izleyerek yoluma devam ettim.

Birkaç dakika sonra birbirine Türkçe küfreden çocukların sesini duydum. Kalın duvarlı, iki katlı bir binanın beton bahçesinde futbol oynuyorlardı.

Kampı bulmanın sevinciyle kendi kendime mırıldandım:

Ne demişler, bana afişleri söyle, sana kampını bulayım.

Heyecanla, ama çok sakin görünmeye çalışarak bahçe kapısından içeri girdim.

Soğuk bir bina.

Üç-dört metre genişliğindeki girişin sağ ve sol duvarlarında Türkiye’de yasaklı örgütlerin afişleri, sloganları var. Kırmızı renk hâkim. Duvarın en üstünde şu söz yazılı:

Hiçbir sorun yoktur ki, içinde çözümü de barındırmasın.

Yan tarafta masatenisi oynayan bir genç beni karşıladı.

Gazeteci olduğumu, röportaj yapmak istediğimi söyledim. Beni salona aldı, “Bekleyin, birkaç dakika sonra geleceğim” dedi.

Yüksek tavanlı, sigara dumanından gözün gözü görmediği kare şeklinde bir salon.

Elde sigara, yüzler asık

Ortada bir masaya oturdum. Üç kül tablası var. Öteki masalara baktım, masa başına düşen kül tablası sayısı dördü buluyor. Salonda yaklaşık 15 kişi var. Çoğunun elinde sigara. Yüzler asık...

Girişin hemen sağındaki küçük bir çay ocağından yükselen buhar, sigara dumanıyla birdirbir oynuyor.

Çaycı, ben istemeden bir bardak çay getirdi. Yan masadan bir genç sigara tuttu. “İçmiyorum” demek istemedim. Zaten tutarken ateşi de hazırlamıştı.

Yaktı. Klasik tanışma soruları...

Adımı söylemeye kalmadan, 30-35 yaşlarında, yakasında Lenin rozeti, kısa kesilmiş saçlarından beyazlar parlayan bir kişi geldi. Yüzünden iyi şeyler söylemeyeceği belliydi. Yanında beni karşılayan genç de vardı.

Komiteyi toplayalım

Soğuk ve kesin bir ifadeyle seslendi:

Burjuvazinin gazetelerine konuşmayız.

Israr ettim. Söyleyeceklerinin hiç değiştirilmeyeceğini anlattım. “Sen yazarsın ama değiştirirler” dedi.

Değiştirirlerse ben de röportajın yayımlanmamasını isterim” dedim. İkisi birbirine baktı. Lenin rozetli bana döndü:

Komiteyi toplayalım. O karar versin.

Sevindim. Ne çıkacağı belli değil ama yeni bir umut. İkisi de ayrıldılar. Bu arada bir çay daha geldi.

On dakika sonra döndüler.

Görüşecekler.

Şartları şu:

Ben soru sormayacağım. Onlar sadece kendi değerlendirmelerini anlatacaklar. Teyp de kullanmayacağım. Onların önünde deftere yazacağım. Bir de kimliğimdeki bütün bilgileri alacaklar.

Tamam, dedim.

30-40 yaş grubundan altı kişi... En yaşlı görüneni söze başladı:

Emperyalizm bizim içimizi boşalttı. Zaten mülteciliği emperyalist ülkeler körüklüyor ve destekliyor. Türkiye kendi başındaki belayı atmak için buna ses çıkarmıyor. Bizim, vatanımızı terk etmemizi sağlıyorlar.

Bizler, beyinleri boşaltılmış olarak bir işe yaramayan insanlar konumuna düşüyoruz.

Ancak buradaki mültecilerin çoğunluğu siyasi değil. Ekonomik nedenlerle Türkiyeyi terk etmişler. Simsarlara büyük paralar kaptırmışlar. ‘Sizi Avrupa’ya götüreceğiz’ deyip Yunan adalarında bırakmışlar.

Yaşasın devrim. Kahrolsun Türkiyedeki baskıcı düzen” gibi sloganlı sözler duyacağımı düşünürken beklemediğim sözlerle karşılaştım.

Anlatıyorlar, ben yazıyorum:

Mültecilik yeryüzünün en kötü yaşamı. Türkiyede, burası bir cennetmiş gibi gösteriliyor. Ama gerçekte hiç öyle değil. Basın da burayı bir terörist yuvası imajıyla işliyor. Burada terörist yok. Hukuksal nedenlerle Türkiyeden ayrılmak durumunda kalmış insanlar var.

Mültecilik, emperyalizmin devrimciliği yok etmek, devrimciliğin içini boşaltmak için oluşturduğu bir kurumdur. Bu konuda burjuvazinin uluslararası dayanışması var.

Burası hakkında yazmanızı istediğimiz üç unsur var: Birincisi, Türkiyedekilere hiçbir şekilde ülkeyi terk etmemelerini öneriyoruz. İkincisi, ekonomik nedenlerle mülteci olmak isteyenlerin tatlı vaatlere kanmamaları gerektiğinin duyurulmasını istiyoruz. Üçüncü isteğimiz de burasının bir terörist yuvası olmadığını yazmanızdır.

Atina’ya yerleştiler

Görüşme burada noktalandı. Bunun dışında sorduğum sorulara kesik yanıtlar verdiler.

Dışarıda oynayan çocukları sordum:

Burada evlenen arkadaşlar oldu. Evli gelenler oldu...

Koğuşları gezebilir miyim?

Hayır” dediler, “görünmesi sakıncalı arkadaşlarımız var.

Lavrion’da uzun süre kalanların bazıları bir yolunu bulup Atina’ya yerleşmişler, serbest meslek sahibi olmuşlar. Yunanlılarla ortak işyeri açanlar da varmış.

Sürekli kampta kalanlar zaman zaman narenciye bahçelerinde çalışıyor. Çünkü Yunanistan hükümetinin verdiği para azalmış. 1980’lerin başında çok daha fazlaymış.

Soruları artırınca son yanıt şu oldu:

Burada daha fazla kalmanız sakıncalı...”

Son bir soru:

Resim çekebilir miyim?

Komiteyi yeniden toplamamız gerekir. Daha önce niçin söylemediniz? Ama, olmaz zaten, Türkiyede fotoğrafımızın yayımlanmasını istemiyoruz” yanıtını verdiler.

İnsansız olsun

Zorladım... Lenin rozetli olan şu kolaylığı gösterdi:

İnsansız olsun...

Sadece girişin fotoğrafını çekip ayrıldım.

Dışarı çıktım.

Çocuklar ana avrat küfürlerle futbol oynamaya devam ediyor.

Denize doğru yürürken ardımdan iki kişi çıktı. Biri beyaz tenli, uzun boylu, öteki esmer...

Deniz kenarına gelince geri döndüm. Karşılaştık, merhabalaştık, tanıştık.

İkisi de sekiz yıldır Türkiye’den uzakmış. Uzun süre Lavrion Kampı’nda kalmışlar. Bakmışlar kamp yaşamı çekilecek gibi değil, Atina’da başka bir düzen kurmuşlar.

Geçmişten, 12 Eylül’den konuştuk...

Türkiye onlara hem uzak, hem yüreklerinin ta içinde.

En azından kısa dönemde, kafalarında Türkiye’ye dönüş düşüncesi yok. İkisi de 12 Eylül öncesi üniversite öğrencisiymiş. 12 Eylül sonrasında kaçak duruma düşmüşler. Yunanistan’a gelmişler.

Anlattıklarına göre, Lavrion’da Türklerin kaldığı kampın hemen ötesinde Arnavutlarınki varmış. Onlar “komünist, bizimkiler “faşist” rejimden kaçıp buraya gelmiş. Yan yana yaşıyorlar.

Uzun sohbetten hafızama çakılı kalan şu tümce oldu:

Türkiyeyi, arkadaşlarımızı, ailemizi çok özledik. Ama bütün özlemlerimiz nasırlaştı. Artık bizi acıtmıyor.