İstanbul göğünün altında olmak

26 Haziran 2019 Çarşamba

Bu satırları yazarken İstanbul göğünün altında özgürce kanatlanmış uçan bir kuş gibiyim. Sokakta herkes birbirine günaydın yerine “her şey güzel olacak” diyor. Nicedir unuttuğumuz bir gülümseme yüzlerimizdeki endişenin yerini almış. Yalnız İstanbul değil, bütün Türkiye’yi etkileyen bir demokrasi bayramı yaşanıyor.
İstanbul Festivali’nin tadına şimdi bir kez daha varacağız. Onca yabancı sanatçı da mutlaka biz dinleyicilerdeki bu kanatlanıp uçmayı duyumsuyordur. Müzik, ne de olsa bestecinin, icracının olduğu kadar dinleyicinin de ruh halini içeren bir yumaktır.
Festivalin sürprizi: Alexander Kniazev.
Piyanist Boris Berezovsky’yi tanıyorduk, ama onunla çalacak çellist Alexander Kniazev’i daha önce hiç dinlememiştik. Program ise post-romantizmin karmaşık dilini kullanan oldukça girift yapıtlardan seçilmişti: R.Strauss, Şostakoviç ve Rachmaninov sonatları. Müthiş çellist Kniazev’i büyük bir zevkle, hatta eski tabirle, “huşu içinde” dinledik. Olağanüstü tekniği ve derin duygularıyla, çalmaya başladığı anda başka bir âleme transfer olmuştu. Piyanistle uyumlarının da altını çizmek gerek. Daha bir gece önce çellist Daniel Müller-Schott’un, Şostakoviç konçertosuna hayranlığımızı atamadan Kniazev’in çalışını dinlemek, çello gibi şiirsel anlatımı olan bir çalgının yörüngesine süreklilik getirdi.
Önceki hafta, Zeynep Gedizlioğlu’nun “Şimdi” adlı yapıtından sonra bu hafta da festivalde yeni bir yapıtın ilk seslendirisine tanık olduk. İstanbul ve Sochi festivallerinin ortak siparişi olan Alexander Tchaikovsky’nin (1946)-3/7/12 başlıklı çalışmasının ilk kez gün yüzüne çıkışını dinlemek heyecan vericiydi. Viyola ve oda orkestrası için yazılan bu süitin birinci bölümü 3 ses üstüne, ikinci bölümü 7 ses, son bölüm de 12 ses üstüne kurulmuş. Bu başlık da onu yansıtıyor. Son derece cana yakın, keyifle dinlenen, 21. yüzyıl müziğinin de özelliklerini taşıyan bir çalışmaydı. Çağ başından Arnold Schönberg’in Aydınlanan Gece adlı eserinin ardından çalınması ise günümüze doğru bir çizgiyi temsil ediyordu.
Piyanist Piotr Anderszewski’nin “Diabelli Çeşitlemeleri” yorumunu heyecanla bekliyordum. Gerçekten beklediğim kadar varmış. Beethoven’in bu eserinde, daha önce birkaç kez dinlediğim bu piyanistin ne kadar rafine bir kimlik kazandığını fark ettim. Teknik ayrıntıların üstesinden gelmiş, bestecinin dünyası ile kendi dünyasını başarıyla birleştirmiş üstün bir müzikçiydi. “Beethoven yılına merhaba” derken, bestecinin bu çok nadir çalınan eserinin programa alınması da ayrıca önemliydi.
Geçen hafta dinlediğim son programda heyecanla beklediğim bir Beethoven eseri daha vardı: Bestecinin “Üçlü Konçerto”su. Üç çalgı bu eserde yer yer orkestrayla iç içedir, yer yer üçü kendi arasında birleşip alır başını gider. İstanbul’un ev sahibi orkestrası BİFO’yu Sascha Goetzel yönetti. Üçlüye lokomotiflik yapması gereken kemancı Valeriy Sokolov’un sesi çok düşük kaldı. Trio orkestranın orta yerinde kendine has bir oda müziği ortamı yaratmalıydı. Ne solistlerin bu konudaki özenini duyabildik, ne de eserdeki bu ayrıcalık ortaya çıktı. BİFO ise R.Strauss’ın Don Kişot’unda solistleri Çağ Erçağ ve Efdal Altun ile kendi gücünü ve eserin inceliklerini sergiledi.