Acımasız olan doğa değil, insan…

18 Ağustos 2019 Pazar

Fay diyorlar... Deprem, zelzele diyorlar... Sel, su baskınları diyorlar, dinmeyen yağışlar diyorlar...
Yalan! Yalan! Yalan!
Taksirat diyorlar... Kader diyorlar... Allah istedi diyorlar... Doğal felaket diyorlar, doğal afet diyorlar...
Yalan! Yalan! Yalan!
Hırsızlık” diyemedikleri için, “yolsuzluk” diyemedikleri için, “gözleri bürüyen para hırsı, çıkar hırsı, rant hırsı” diyemedikleri için, “yanlış politikalar, insana ve doğaya düşman politikalar” diyemedikleri için bunları diyorlar!
Doğanın acımasızlığı diyorlar...
İşte asıl en büyük yalan bu!
İnanın bana, doğa bu kadar acımasız değil. “Bu kadar”, yani insanoğlu kadar acımasız değil! İnanın, doğa insan kadar yozlaşmış ve yalancı, insan kadar hırslı ve hırsız, insan kadar tehlikeli değil. İnanın, insanın insana yaptığını, doğa insana yapmıyor!
İmar rantına sevdalı politikaların insana yaptığı kötülüğü, doğa yapmıyor.
Hayır, bu yolu seçen politikacılar yapıyor.
Doğanın yasakladığı yerleri imara açanlar yapıyor.
Toprağa ve ağaca saygısı olmayanlar yapıyor. Hayatında bir ağaca sarılmamış olanlar yapıyor...
Üç kuruş fazla kazanmak için toprağını, ormanını, madenlerini, kıyılarını satan yöneticiler yapıyor.
Malzemeden çalan, hırsızlığa ve rüşvete doymayanlar yapıyor. İştahını ve işkembesini bir türlü doyuramayan açgözlüler yapıyor.
İnsanı sadece seçmen ya da oy potansiyeli olarak görenler; kendi tebası, kulu sananlar yapıyor...

Bugün Kaz Dağları’nda olmak
Bütün bunları bana söyleten sadece 17 Ağustos depreminin 20. yılında hâlâ ders alınmamış olması değil...
Bunları bana belki bininci kez söyleten Kaz Dağları için sürdürülen mücadele aynı zamanda... Ne zamandır sürdürülen “Su ve Vicdan Nöbeti”...
(Bu sabah orada, Kaz Dağları’nda olmak vardı. Ama özel nedenlerle olamıyorum. Fazıl Say’a duyarlılığı için, destek veren tüm kuruluşlara var oldukları için, çabaları için teşekkür ediyorum.)
Bunları bana söyleten bir de şu: “Doğal felaket” diye nitelediğimiz “suçu” doğaya yıkıp, vicdanlarımızı rahatlatmaya çalıştığımız her olaydan sonra yaşanan acıların, yokluğun, ölümlerin hiç ama hiç de doğal olmadığını anlamak kavramak için hep başka “büyük felaketler” bekliyor olmamız!
Belki anımsarsınız, belki İstanbul belki Adana depreminden sonraydı... Enkaz altında kalan bir çocuk, yardıma gelen görevlilere, “Beni kurtarırsanız size gazoz ısmarlarım” demişti.
Hayatın karşılığında, yaşamanın karşılığında gazoz...
Oysa ülkemde, yağmanın, talanın, hırsızlığın, rüşvetin, yozluğun ve yolsuzluğun, cehaletin, bilgisizliğin, denetimsizliğin ve sorumsuzluğun karşılığı, çıkar ilişkilerinin, oy depolarının, kabaran banka cüzdanlarının, ayakkabı kutularının, yurtdışına kaçırılan paraların labirentlerinde ödeniyor...
Bunca bilimsel rapora, uzmanların çığlığına, kamuoyunun direnişine karşın Kaz Dağları’nı gözden çıkarmanın bedeli ne acaba?
Siyanürün? Altının? Suyun bedeli ne?
Ya yaşamın? Çocuklarımızın yaşamının?..
Eyyy yetkililer! Sadece kendi çocuklarınızın değil, bu ülkenin tüm çocuklarının geleceğine ne bedel biçiyorsunuz?

***

Bayram tatili bitti. Eve dikkatli dönün!