Özdemir İnce

Uygarlıkların Batışı (2)

19 Kasım 2019 Salı

Amin Maalouf  yitirdiği dünya”dan kaynaklanan nostalji ve melankolisinin köküne inmiyor, kökenini araştırmıyor. Yitirdiği Arap uygarlığı mı yoksa mensup olduğu Maroni-Hırıstiyan üstünlüğünün giderek yok olması mı? Belli değil. Bunu saptayınca Lübnan tarihini tekrar okumam gerekti.

1- İslam dini ve Arap dili Türkler, İranlılar, Orta Asyalılar ve Uzakdoğu dışında kalan her yerde (Mezopotamya, Arap yarımadası, Mısır dahil bütün Kuzey Afrika, Suriye ve Lübnan) bütün etnik toplulukları Müslümanlaştırırken Araplaştırmıştır. Lübnan halkı Arap kökenli değildir.

2- 1516-1918 yılları arasında Lübnan’a egemen olan Osmanlının kurduğu, dinlere ve mezheplere dayalı idari ve toplumsal düzen aşağı yukarı günümüze kadar sürmüştür. Yarı özerk yönetim, din ve mezheplere bölünmüş feodal topluma barış ve huzur getirmedi.

3- Lübnan, Fransa’nın dünyaya attığı kazıktır. 1918-1946 yılları arasında Suriye ve Lübnan’ı mandası altında yöneten Fransa, Lübnan’ı 1943 yılında Suriye’den ayırarak ülkeye egemen olan çelişkiyi güçlendirmiştir. Hırıstiyan Maroniler, Sünniler, Şiiler, Ortodoks ve Katolik Rumlar, Dürziler ve başka küçük toplukluklardan oluşan nüfusun bir ulus, bir devlet oluşturması olanaksızdı. Bu nüfus Suriye içinde bir ya da iki vilayet halinde kalsaydı, aralarında iktidar kavgası olmazdı.

4- Haçlı Seferleri’nden itibaren başlayan dinler ve mezhepler arası iktidar ve nüfuz çatışması 1958’den sonra Lübnan’a sığınan Filistinliler yüzünden iyice azdı ve o zamana kadar var olan Maruni egemenliği sarsılmaya başladı. Özellikle de 1967 İsrail-Arap savaşından sonra Lübnan’a gelen Filistinliler sayesinde Müslümanlar çoğunluğa geçti ve 13 Nisan 1975 yılında başlayan iç savaş Lübnan’ı yıkarak 1991’de sona erdi. 1975’ten itibaren, Fransızca konuşan Maroni Hıristiyanlar başta Fransa olmak üzere başka ülkelere göç ettiler. Amin Maalouf da bunlardan biridir. Tarihin bu dönemini göç eden Lübnanlı dostlarımdan dinledim. Amin Maalouf, 27 yaşında Lübnan’dan ayrıldığı zaman “dinler ve kültürler arasındaki az bulunan bir arada var olma çeşitliliği” söz konusu bile değildi. Herhangi bir hoşgörü mevcut değildi.

Osmanlıdan mülhem dinler ve mezhepler arasındaki kota sistemi, cumhurbaşkanlığının, başbakanlığın, meclis başkanlığının ve milletvekilliklerin, dahası devlet memurluğunun belli kotalar oranında dinler ve mezhepler arasında pay edilmesi Lübnan’daki insan yığışımının bir ulusa dönüşüp bir devlete sahip olmasına engel olmuştur.

Lübnan’da Lübnanlı vardır ama bir Lübnan ulusu yoktur. İşte bu nedenle Türkiyeli ve Türkçe edebiyat gibi saçma tanımlara karşı çıkmaktayım.

Ulussuz bir devlet kurulabilir mi? Lübnan kurulamayacağının en belirgin örneği. Hiç kimse dünyadaki federal devletleri de aklına getirmesin. Artık çokuluslu, çokdinli imparatorluklar kurulamaz. Ulus devletler, federal ve konfederal devletler kurulabilir, ama ulussuz devlet kurulamaz. Tengri, Lübnan felaketini hiçbir insan topluluğunun başına vermesin. Japon tutkalıyla yapıştırsan bile tükürükle yapıştırmışsın gibi dağılır.

Şimdi, Lübnan’ın içinde debelendiği bataklığı göz önünde tutarak, Başyüce ve AKP’nin yeteneksiz ve karmaşık tutkuları yüzünden Türkiye’nin içine düştüğü çıkmaza gelelim: Türkiye’deki 4 milyon Suriyeli sığınmacı 15-20 yıl sonra 10 milyona ulaşarak Lübnan’a gelen Filistinlilere dönüşerek (vatandaş ya da değil) eğer özerlik ya da federasyon isterse hiç şaşırmayalım. Bir Türk + Kürt + Arap federasyonu isterlerse hiç şaşırmam. Araplar sadece Hıristiyan devletlere karşı horozlanamaz.

Türkiye’de din (ümmet) birliği, bilinci diye bir yanılsama olamaz. Araplarda bile bu bilinç ve dayanışma yoktur. Türkiye’de henüz tamamlanmamış ulusal birlik vardır. Bu bilinci oluşturan parçaların adını saymak ayrımcılıktır.

Nereden nereye? Yapı Kredi Yayınları (YKY) tarafından yayımlanan kitabın yazarı Amin Maalouf az biraz tanışım sayılır. Paris’te tanışmıştık. Sonra İstanbul’a geldi. Altı kişilik bir özel yemekte tekrar karşılaştık. Telos Yayınları’nı yönettiğim sırada Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (1997), Işık Bahçeleri (1997), Béatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl (1998) adlı kitaplarını yayımlamıştım.