Elçin Poyrazlar

İlelebet göçmen

19 Kasım 2019 Salı

Kimliğinizi ne şekillendirir? Doğduğunuz ülke mi, kökeniz mi, cinsiyetiniz mi, yaşadığınız şehir mi? Yoksa yukarıdakilerin hepsi mi?

Ömrümün yarısı üç ayrı kıtada, beş farklı ülkede geçti. Her yeni kültürde, kentte, dilde kimlikle ilgili sorularıma bir yenisi ekleniyor.

Kimliğimiz ne derece bizim kabul ettiğimiz çerçeveye uyar, ne derece başkalarının bizi koymak istediği şablonlara girer?

İlk defa “biz ve ötekiler” düzeyindeki kimlik meselesi üniversiteden sonra gittiğim Belçika’da, Türklerin Avrupa’nın bir parçası olmadığı önyargısıyla karşıma dikilmişti.

O dönem bana “Ülkeye girerken başını mı kapaman gerekiyor?” Ya da “Deveyle mi geziyorsunuz?” türünden eğitimli-Batılı cahillerin sorularını kastetmiyorum sadece. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya nedeniyle Avrupa sınırları içinde görülmemesi, kültürel, sosyal ve dini anlamda “öteki” içine sokulması kolaycılığından söz ediyorum.

Siz kendinizi istediğiniz kadar Avrupalı hissedin, o ülkenin dillerini konuşun, onlar gibi giyinin ve benzer zevkleriniz olsun, uyruğunuzu söylediğiniz noktada “Ama sen Türke benzemiyorsun” sözüyle kafalarına kazınmış ırkçılıktan kurtulamıyorsunuz.

BEYAZ OLDUĞUM IÇIN

Bu “Sen bizim gibisin ama diğer Türkler değil” yaklaşımıyla pekişen, kendilerine benzeyeni kabul eden ama diğerlerini ötekileştirerek, sınıflara sokarak konfor alanını korumayı hedefleyen bir savunma mekânizması. Bir anlamda “yabancıları” kendilerinden uzaklaştırma çabası.

Avrupalı olmanın tanımını günlerce konuşabiliriz, mesele bu değil. Mesele sizin kimliğinizin yansımasının karşınızdakinin sizinle ilgili bildikleri, okudukları ya da hissettikleriyle sınırlı olması.

ABD’den başkenti Washington’a Cumhuriyet’in temsilcisi olarak gittiğim dönemde ise kimlikle ilgili bambaşka sosyal bir boyut karşıma çıkmıştı.

Beyaz-siyah ırk ayrımının bariz bir şekilde hissedildiği, ilk siyah ABD Başkanı’nın seçilmek üzere olduğu bir dönemde çalışırken, bazı siyah Amerikalıların benimle beyaz olduğum için konuşmak istemediklerini fark etmiştim.

ANLAYAMAZSIN

İlk defa o zaman derimin renginin temsil ettiklerinin ağırlığını gördüm.

Kentin güneyinde siyahların mahallelerinde süren gösterileri haberleştirmek için gittiğim bir sokakta, yaklaştığım hemen herkes benimle konuşmayı reddetti.

Sonunda evinin önünde oturan bir adama neden kimsenin sorularıma yanıt vermediğini sordum.

“Sen beyazsın da ondan” dedi bana. “Bizi anlayamazsın”.

Washington’da madalyonun öteki yüzünde, yönetici elit, eğitimli Amerikalılarla konuşurken ise beni diğer Avrupalı göçmenler sınıfına soktuklarını gördüm.

KAVGA EDEREK YILLARI GEÇIRDIM

Din-devlet ayrımı, sosyal devlet, herkesin erişebileceği sağlık sistemi konularındaki sohbetlerde “Biz Avrupalıların bunları anlayamayacağını, ABD’nin kendine has dinamikleri olduğu” yanıtlarını alırdım.

Yıllar sonra Türkiye’ye döndüğümde ise kimlik meselesi daha da çetrefilli bir hal aldı. Çevremde bazılarına göre “ben çok uzun yıllardır yurtdışındaydım, artık ülkeye yarı yabancıydım, burası geride bıraktığım ülke değildi”.

Avrupa’da Avrupalı değildim, Amerika’da beyaz Avrupalıydım, Türkiye’de ise tam Türk değildim.

Başkalarının kendi prizmalarından benim için yansıttıkları kimliklerle kavga ederek yıllar geçti. Sonunda ne onlar görüşlerini değiştirdiler ne de ben kafalarındaki kimliğe sığdım.

“Bu kadar yıl sonra kendini nereye ait hissediyorsun” sorusuna yanıtım artık net.

Taşıdığım pasaportun, doğduğum ülkenin ya da yaşadığım kıtanın bir önemi yok.

Ben bir kadınım, Akdenizliyim ve ilelebet göçmenim.