Barış Terkoğlu

Kabul edin 15 Temmuz’da sokağa çıkanları bir kez de siz öldürdünüz

21 Kasım 2019 Perşembe

Dürüst olayım, beklemiyorduk. Kapı birden açıldı. Zayıf, genç çocuk içeri girdi.

O da şaşkın görünüyordu. OdaTV, tek odadan çıkar. Tecrübesi ya da sıfatı ne olursa olsun herkes bir arada çalışır. Hepimizi aynı odada bulmayı beklemiyordu. 

15 Temmuz şehidinin oğlu geldi, hayranlarımla görüşeyim istedim” diyerek girdi. Fotoğraflarından tanıyorduk. Yeni Şafak gazetesinin katledilen foto muhabiri Mustafa Cambaz’ın oğlu Alpaslan’dı.

Hoş geldin” dedik. Tartışmayla başlayan sohbet derin bir muhabbete döndü. Bize kızgındı. Onu anlıyordum.

Anlatayım…

16 Temmuz sabahını göremeyen bir babanın çocuğuydu. Ama dünyası o geceye sıkışıp kalmamıştı. Yalnız babasını katledenlerle değil, gün ışıyınca kanlı geceyi kendisi için fırsata çevirenlerle de hesaplaşıyordu. Üstelik yalnız da değildi. Neredeyse 15 Temmuz’dan kayıpla çıkan herkes aynı ruh halindeydi.

Alpaslan, babasının cesedinin üstüne çıkarak kendisine yol açanlara “orada durun” diyordu. O konuştukça, biz de fısıltısını çığlığa dönüştürüyorduk. Hatta bazen “biraz fazla” da yapıyorduk. Alpaslan’a büyüdüğü mahalleden gelen tepkileri de görüyorduk: Düşmana malzeme veriyosun!

Düşman” dedikleri bizdik. Malzeme dedikleri ise onların ikiyüzlülüğü. Bu öyle bir döngüydü ki kendi sesi Alpaslan’a koca bir sessizlik olarak dönüyordu. Bize birkaç kez “beni haber yapmayın” diye mesaj gönderdiğini, engellemek için çok şey yaptığını biliyorum.

Biz pek üzerinde durmadık. Zira Alpaslan’da yalnız derin bir acıyı ya da büyük bir savaştan arta kalmış yara izini taşıyanlara mahsus bilgelik vardı.

İnsanın babasını kaybetmesinin ne demek olduğunu biliyorum. Ardındaki duvar yıkılır. Ama kapının kenarında tozlanmış duran terliği sen giydiğin gün çocuksuz bir baba olursun.

 

‘Babamın katillerini görüyorum’

Bugüne kadar konuşmadım, hep sustum ama artık yetti” dediği günü hatırlıyorum mesela. İstanbul seçiminin tekrarının konuşulduğu günlerdi. 15 Temmuz, yüzde hesaplarında virgülden sonraki basamak yapılıyordu. 

Alpaslan 31 Mart’ta Saadet Partisi’ne oy vermişti. Yıllarca AKP’ye oy veren annesi ise sandığa gitmemişti.

Hafızam 15 Temmuz’dan sonra ciddi hasara uğradı” diyordu ama kendisini AKP’ye oy vermekten alıkoyan şeyi hatırlıyordu:

“Televizyonlarda, gazetelerde ve uçakta itibar bulan Pelikancılar ve emsallerinde babamın katillerini görüyorum. Bu müfterileri konuşturanlara haklarımız haram olsun.”

Alpaslan, FETÖ davalarında dönen dolapları görüyordu:

Esas suçlular bunlarla en başından beri iş yapanlar, banka hesaplarında milyar dolarlar bulunanlar. Mahkemeye çıkarılmak yerine suçunu sadece istifaya zorlanarak çekenler.

Alpaslan, bir başka gün 15 Temmuz üzerinden toplumda düşmanlık yaratanlara sesleniyordu:

Sayın kravatlılar, biz el ele tutuşup vatan kurtarıyoruz, siz daha hemen ertesi gün söylemlerinizle aramızı açıyorsunuz.

Alpaslan, herkesin olanı hatırlatıyordu:

“O gece içtiği şişeyi kırıp darbeci kovalamaya giden adamlar da vardı.”

Biz yandaş medyayı eleştirirken Alpaslan Cambaz’ın onlardan tiksindiği her halinden belli oluyordu:

Taraf’ın haşereleri ifşa olmuş, daha o günlerde ne oldukları ortaya çıkmıştı. Şimdi takiyyecilikte çığır açan bu tipleri ekranlara, gazetelere, uçağa dolduran kim? Üsluplarıyla, yöntemleriyle, her şeyleriyle FETÖ’nün ta kendisi olanların elinde 15 Temmuz’u oyuncak eden kim?

Alpaslan, başkalarına yapılan zulümden ellerini ovuşturanlardan değildi:

“Bir sürü insan Ergenekon’da haksızlığa uğrarken ‘kumpas da olsa iyi oldu dinsizlere’ diyenler her yeri FETÖ sardıktan sonra da pek utanmadı.”

Şimdilerde “15 Temmuz’da toplanan paralar nerede” diye soruyorlar ya, Alpaslan yanıtını vereli çok oldu:

“Devlet eliyle bir güzel milleti dolandırdılar. Topladıklarını Fethullahçı dostlarıyla mı yediler, birbirinden lüzumsuz yüksek bütçeli 15 Temmuz organizasyonlarında yine kendi adamlarını mı zengin ettiler bilinmez.”

Sözleri mermi çekirdeği gibi olmasa kendisine kapılar açılamaz mıydı? Alpaslan vuruyordu:

“Bizim cenahın gençlere sahip çıkma anlayışı: Onları herhangi bir yandaş medyada işe sokmak.”

O, bu kapıdan uzak durmayı seçmişti.

Öyle ki, şehit yakınları ve gazileri Külliye’de misafir edildiğinde, Erdoğan’ın karşısında herkes ayaktayken oturuyordu Alpaslan. İçeride neler olduğunu onun sayesinde öğrenmiştik:

Ekrandan bize 15 Temmuz’a dair görüntüler izlettiriliyor. Bombalanan, taranan insanlar, F-16’lar, salalar... Annem kulaklarını tıkıyor, ağlamaya başlıyor. Titriyor hatta. Ön koltukta küçücük çocuklar vardı, babaları şehit düşen küçük çocuklar... Onlar da etkilenip ağlamaya başlıyorlar.

Annesiyle o gün Beştepe’deki salonu terk etti Alpaslan.

 

‘Hikâyeni kendi elinle öldürdün’    

Yalnız Alpaslan mı?

Hatırlıyorum...

Darbe gecesi Altunizade’de durdurmaya çalıştığı iki tankın üzerinden geçmesi sonucu yaralanan Sabri Ünal, FETÖ davalarındaki ikiyüzlülüklerin ardından gazi kimliğini ve madalyasını iade etmişti. Hastanede tedavi masraflarını karşılayamadığı için zor durumlara düşmüştü. Sevdiği kız da evlenmiş, kafasını kazıtmıştı.

Diğer Sabri, 15 Temmuz’un ardından 47 ameliyat olan ve sağ bacağı kesilen Sabri Gündüz şu noktaya gelmişti:

“Kimseye hakkımı helal etmiyorum, ne çektiğim acıları ne döktüğüm kanı ne kesilen ayağımı ne de gözyaşlarımı.”

Ya o gece eşini ve oğlunu kaybeden Nihal Olçok bu sözleri hangi duyguyla söyledi:

“FETÖ ile flört et, hamile kal, 15 Temmuz gecesi şehit kanı ile kürtaj ol, şimdi de bakireyim diye gez.” 

Alpaslan’a Metastaz’ı imzaladık. Tokalaşıp vedalaştık. Başka yerlerden aynı yıldızlara bakıyorduk. Aslında yine farklı şeyler düşünüyorduk ama birbirimiz için “iyi ki” diyorduk.

Alpaslan gitti. Ben onun ardından babasının Yeni Şafak’ını açtım. Mustafa Cambaz’ın cesedi soğumadan savcının karşısında şüpheli olarak oturup bir de Gülen için yaptıklarını savunan köşe yazarı gazetede yazmaya devam ediyordu.

Ne diyeyim” diye düşünürken, Alpaslan’ın benden iyi anlattığını gördüm:         

“Hikâyeni kaybettin. Hatta hikâyeni kendi elinle öldürdün. Babamın arkadaşlarından bazılarına bakıyorum mesela, önceden bir hikâyemiz vardı bizim. Kalmadı hikâye, bitti. Herkes bir masal tercih etti.”

Biliyorum, “karşı mahalle” dediklerinin ne düşündüğü onlar için önemli değil. Ama 15 Temmuz’da sokağa çıkanların hatırasını nasıl böyle rezil ettik, diye oturup düşünmeleri gerekmiyor mu?

Daha açık sorayım, bir daha 15 Temmuz yaşansa bu insanları yine tankların önünde görmeyi bekliyor musunuz?