Siyasal İslam, ulusallık ve kutuplaşma kapışması

26 Kasım 2019 Salı

AKP’nin siyasal İslam odaklı uygulamaları ulusal makro çıkarları zedeleyen ve kutuplaşmayı kaçınılmaz hale getiren sonuçlar doğurmuştur.

Somut sonuçlar şunlar oldu:

1) Ekonomi derin bir darboğaza saplandı.

2) Komşular ve dış dünya ile çok yoğun sorunlar yaşanmaya başladı, ülke “yalnızlığa” sürüklendi.

3) Eğitimin, siyasal odaklı hale getirilmesi “bilimsellikten ve pozitivizmden uzaklaşılmasına yol açtı”.

4) Günlük hayat olarak, “iki katmanlı” bir yaşam tarzının çelişkileri ortaya çıktı. Bireysel ve toplumsal çatışmalar arttı.

Bütün bu anormalliklerin, parlamenter rejim tarafından yarattığı engeller, “tek kişilik rejim” çatısına sokularak “disiplin altına!” sokuldu: anormalliklerin yolu, “yeni rejim” ile açıldı.

İki anormalliğin birlikte yaşaması imkânsızdı: son yerel seçimlerde iktidarın büyük bir yenilgiye uğraması, “siyasal İslam-tek adam rejimi” kurgusunda deprem yarattı. Bu aynı zamanda, siyasal İslam rejiminin Türkiye’de iflas ettiğinin göstergesidir.

Siyasal İslam ve tek adam rejimi ortaklığının iflas etmesi” karşısında “iktidarı elinde tutanların” önünde iki seçenek bıraktı:

- Ya bu derin hatayı terk edip “parlamenter sisteme dönmeyi kabullenmek

- Ya da “her ne pahasına olursa olsun” dayatmayı sürdürmek için çıtayı daha da yükseltmek.

Yönetimi ellerinde bulunduranların, ikinci yolu tercih ettiği günleri yaşıyoruz: “her ne pahasına olursa olsun tek adam rejimi altında siyasal İslamı sürdürmek”. Bunun, “benden sonra tufan” anlayışı ile eş anlama geldiği, yaşamakta olduğumuz fiili sonuçlar ile kanıtlanmaktadır.

Sürdürülebilir üstünlükler kuramı” çalışıyor...

Benim son 30 yıldır işlediğim sürdürülebilir üstünlükler kuramında olduğu gibi (*), kendi ideolojilerini (ve rejimlerini) ellerinde bulunduranlar, “ancak çıtayı sürekli olarak yükselterek statükoyu sürdürebilirler”. Çıtanın sürekli olarak yükseltilmesi de ekonomik, sosyal ve siyasal sorunların derinleşerek devamına yol açar. Bu dayatmalar sonuçta, bir bumerang haline dönüşür.

Bunun ilk sinyali, son İstanbul seçimlerinde görüldü. Tank ve palet fabrikasında yaşanan trajikomik durum ise Shakespeare’in “Yanlışlıklar Komedisi”nin bir özeti gibi sanki...

Ortadoğu coğrafyasında İslam ülkelerinin, “ulusal çıkarlar, siyasal İslam ve emperyalist odaklar üçgenindeki çelişkileri”, Musaddık’tan Nasır ve bin Bella’ya hep ayak bağı olmuş ve “emperyalizmin siyasal İslamcılar ile işbirliği sonucu” hedefe ulaşmıştır. Afganistan’dan Yemen’e, Sudan’a, Libya’ya ve bugün Suriye’ye bakın.

Tek istisnası Atatürk önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Ulusal çıkarlar, çağdaş toplumsal değerler ve yaşam tarzı şemsiyesi altında ayakta kalmayı ve bütünleşmeyi sadece biz sağlayabildik.

Bugün yine emperyalizm, dinci odaklarla işbirliği yaparak Atatürk ve Cumhuriyet değerlerine karşı saldırıya geçmiştir: önce IŞİD’i ürettiler: ürettikleri canavara karşı Irak ve Suriye’de, “bölücü terör örgütlerini kullanarak” parçalanmanın yolunu açtılar.

Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de büyük Kürdistan’ı (!) stratejik hedefleri olarak belirlediler. Bizi, Müslüman Kardeşler kanalı ile Suriye bataklığının içine sürüklediler.

13 Kasım 2019 ABD toplantısının sonuçlarına baktığımız zaman ne görüyoruz: Suriye’de YPG, ABD ve hatta Rusya’nın güvencesi altında ülkenin yüzde otuzunu işgal etmiş: Ankara’nın eli kolu dar bir şeritte bağlanmış: en son Lavros’un açıklaması bile durumu özetliyor, “Ankara söz verdi” demez mi...


(*) “Yüzleşme”, Cumhuriyet Yayınları, 2019


Yazarın Son Yazıları