Deniz Yıldırım

Üzgünüz, Size Ulaşamadık

30 Kasım 2019 Cumartesi

Ken Loach 83 yaşında, usta bir yönetmen. Her zaman ezilenlerin, sesi duyulmayanların, emeğiyle geçinmeye çalışan çoğunluğun sorunlarını sinema sanatı aracılığıyla perdeye taşıyor. Perdeye yansıyan emekçilerin hayatı olunca, yerin önemi yok. Doğrudur, Loach büyük oranda Britanya gerçekliğine dokunuyor; ama dünyanın neresine giderseniz gidin, güvencesizlik, gelecek kaygısı, adaletsizlik ve sömürü evrensel birer sorun.

 

Son filmi Üzgünüz, Size Ulaşamadık” da böyle. İki çocuklu ve geçim zorluğu yaşayan bir çekirdek aile düşünün. Ev almak istiyorlar, şartlar izin vermiyor. Baba, son yıllarda hızla büyüyen güvencesiz ve esnek çalışmanın motoru haline gelen bir dağıtım, yani kargo işinde çalışmaya başlıyor. Babanın amacı belli: Kira derdinden, evden çıkın” sözü duyma tedirginliğinden kurtulup bir ev satın alabilmek. Ailesi için.

 

Ama şartlar ağır. Şirket, dağıtım için gereken aracı bile çalışana kirayla veriyor. Bir ihtimal daha var: kendi kargo aracınızı almanız. Baba da bunu yapıyor; yaşlı ve engelli bakımı işinde çalışan, yine güvencesiz ve esnek istihdam şartlarında bir evden diğerine gün içinde sürekli yetişmek zorunda olan eşinin eski aracını satıp üstünü de borçlanarak bir kargo arabası alıyor.

 

Baba günde 14 saatten fazla çalışmaya başlıyor. Adreslere yetişmesi, teslimatları zamanında sisteme işlemesi gerekli. Her şey cezaya tabi çünkü. Sosyal hakları ara ki bulasın! Modern kölelik; neresi modernse! Anne de aynı durumda; gün içinde birbirinden farklı yerlerde bulunan bir dizi eve toplu taşıma araçlarıyla yetişmek zorunda. Anne bir yandan ağır çalışma şartları nedeniyle kendi çocuklarına zaman ayıramazken, diğer yandan çocuklarının ihmal ettiği yaşlı, yalnız anne ve babalara ücretli bakım hizmeti sunmaya çalışıyor. Sistemin paradoksu bundan güzel nasıl ifade edilir?

 

Ve yine de geçinemiyorlar. Bamteli mi? Aile bağları da çözülüyor. Anne ve baba, çocuklarıyla ve birbirleriyle akşamları zar zor bir araya geliyor. Çoğu zaman da yorgunluktan uyuyakalarak. Çocuklar mutsuz; ergenlik sürecindeki abi Seb okuldan uzaklaşıyor, suça yönelmeye başlıyor. Küçük kız kardeşi mutsuz; çoğu zaman annesiyle iletişimi, telefona bırakılan “dolapta makarna var mesajıyla sınırlı kalıyor. Nitekim bir süre sonra roller değişiyor. Küçük kız Lisa, abisini okula gitmesi için uyandırmaya; abi Seb ise masada telefonla uğraşılmayacağı kuralını anne ve babasına hatırlatmaya başlıyor. Çocuklarının bir sorunu olduğunda ise baba izin alamıyor. Şartı belli: Ceza ödemek. Borç, borcu doğuruyor.

 

Daha fazla anlatmayayım, film hâlâ gösterimde. Meraklısı izleyecektir. Asıl soru şu: Geçim derdinin olduğu, güvencesiz çalışmanın yayıldığı, sömürünün çalışan çoğunluğun omuzlarına kâbus gibi çöktüğü, borçlanmanın kadere dönüştüğü vahşi kapitalizm şartlarında, aile ya da genel olarak insani bağlar varlığını sürdürebilir mi?

 

Maneviyatçılık aileyi korumaya yeter mi?

 

Niye soruyorum bunu? İngiltere’de de, Türkiye’de de “muhafazakâr” olduğunu iddia eden partiler iktidarda. Muhafazakâr maneviyatçılık, en çok da “ailenin korunması” üstünden kendisini ifade eden bir ideoloji. Kapitalizmle dost muhafazakârlık, ailenin korunmasından kadının giyim kuşamını, çocuk doğurup bakmasını anlıyor sadece. Ancak o hikâye bitti. Tek kişinin bütün evi geçindirebileceği dönemler geçti. Muhafazakâr ideolojide aileyi “maneviyatçılık”la koruma söylemi, gelir adaletsizliğinin, ekonomik sömürünün, işsizliğin ya da aşırı iş yüklemenin örtüsü haline dönüştü. Ken Loach’un filmi gerçek hayattan. Aileyi manevi değerlerin eksikliği mi, yoksa anne ve babayı geçim için sabahın köründen gecenin karanlığına kadar çalışmak zorunda bırakan ekonomik sistem mi çözüyor?

 

Ağır kriz ve sömürü koşullarında milyonlarca insan, sabahın kör karanlığında uyanıp yollara düşmüyor mu? Milyonlar saatlerce çalışıp en az iki saatini de yollarda geçirip evine bitkin halde dönmüyor mu? Uzadıkça uzayan denetimsiz mesailerde çalışanlar, “ailemi özledim, çocuklarımı görmeliyim” diyebiliyor mu, yoksa işini kaybetmemek için susuyor mu?

 

Geçinemeyenler, borçlarını ödeyemeyenler kendileri intihar ederken bütün ailelerini de ölüme sürüklemiyor mu? Uyuşturucu kullanımı yayılmadı mı? Kadına, çocuğa şiddet hiç olmadığı kadar artmadı mı? Boşanma oranları yükselmedi mi? Suç oranlarındaki yükselişle cezaevleri ilk kez bu denli dolup taşmadı mı?

 

Toplum da, aile de çözülüyor. Aileyi maneviyat eksikliği değil, vahşi kapitalizmin maddiyat hırsı öldürüyor. Sorunu ilki gibi gösterenler, ikincisinin üstünü örtüyor; kendi lükslerini sürdürüyor. Bu vahşi kapitalizmden yararlanan birkaç aile de var çünkü. Bu sistem hiçbir aileyi korumuyor diye de düşünmeyin yani; ama gerisine mutsuzluk, yorgunluk, geçinememe, ev içi geçimsizlik, çocuklarının büyüdüğünü görecek zamandan yoksunluk düşüyor.


Yazarın Son Yazıları

Parazit sistemi 15 Şubat 2020
Tarikat Siyaset Ticaret 5 Şubat 2020
Kuvvetli ayrılık 1 Şubat 2020
Karartma geceleri 25 Ocak 2020
Zenginler ve fakirler 22 Ocak 2020
Birinciyiz 15 Ocak 2020