NATO zirvesi ve Türkiye…

03 Aralık 2019 Salı

Bugün İngiltere’de başlayacak Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) zirvesiyle, 70 yaşındaki kurum yeniden tartışma masasında... 4 Nisan 1949’da Washington’da ABD ve Kanada’nın yanı sıra 10 Avrupa ülkesinin katılımıyla kurulan NATO’ya, Türkiye 1952’de üye oldu. O günden bu yana da NATO ile ilişkilerimiz hep tartışmalı devam etti. NATO’nun karşısına da, dönemin ABD karşısındaki “süper gücü” Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) 7 Doğu Avrupa ülkesiyle birlikte Varşova Paktı’nı kurdu.

20’nci yüzyılın ikinci yarısında bu iki paktın yarattığı kutuplaşma ile birlikte “Soğuk Savaş” diye anılan süreç başladı. Bu dönemde tarafların birbirine karşı daha güçlü görünmek için harcadığı çabalar, oynadığı kirli oyunlar sonraki yıllarda kısmen ortaya çıktı.

1991’de SSCB’nin kansız ama büyük bir toz bulutuyla çökmesinden sonra NATO ülkeleri içindeki kirli oyunlar tek tek yazıldı. Türkiye’deki hariç.

SSCB’nin çökmesi doğal olarak Varşova Paktı’nın da çökmesi anlamına geliyordu. NATO’nun karşıtının sona ermesiyle NATO ne olacaktı?

İlk yıllarda NATO’nun da işlevsiz kaldığı konuşuldu. Buna bağlı olarak yarım asırdır “NATO’nun ileri karakolu” diye anılan Türkiye’nin stratejik önemi de namlunun ucuna kondu. Ancak kısa bir süre sonra, özellikle Balkanlar’daki karışıklıklarla birlikte Türkiye’nin yeni dönem rolleri gündeme geldi.

NATO, Barış İçin Ortaklık” adı altında dünyanın “yeni düzeni” için yeniden yapılanma uğraşına girdi. Bu durum NATO’nun değil küçülmek, büyümesine yol açtı.


***


Büyüme döneminin önemli ülkelerinin başında Türkiye geliyordu. NATO’da kararlar oybirliği ile alındığı için, bu yapının şemsiyesi altına girmek isteyen her ülke doğal olarak Türkiye’nin de desteğini istiyordu. Bu ülkeler Avrupa Birliği’nin tam üyesi olmak için de çabalıyordu. Türkiye’den destek isteyen ülkeler şunu da ekliyordu:

Biz de sizin AB üyeliğinizi destekleriz!

AB ve NATO at başı büyüdü.

Bugün AB’nin 28, NATO’nun 29 üyesi var.

Türkiye’nin AB üyeliği özellikle AKP iktidarı döneminde büyük gelgitler yaşadı. Bugün 2002-2008 arasındaki bahar havasından eser yok. AKP için AB üyeliği öncelikli olarak kendi iktidarının uluslararası kabulünü sağlamaktan başka bir şey değildi. 2008 sonrasındaki kopuş, ikiyüzlü AB siyasetinin de işine geldi. Onlar da AB’ye tam üye Türkiye yerine AB’nin kullanımına açık bir Türkiye istiyordu. Her neyse, bu başka bir yazı konusu.

Bugünkü NATO zirvesi için Londra kaynaklı haberlerde “üç kriz konusu” konuşuluyor. “Trumpın daha fazla silahlanma dayatması… Macronun NATO için kullandığı ‘beyin ölümü’ tanımı Erdoğanın Rusya - NATO zikzaklarında attığı adımlar…

Bir başka önemli konu Suriye… NATO ve AB ülkeleri, Türkiye’nin “göç deposu” işlevinden son derece memnunlar… Bunun sürmesi için her şeyi yapacaklar…


***


Türkiye’nin güvenliği için çok elzem konularda ise belirsizlik var. Bunların başında YPG’nin terör örgütü olarak kabul edilmesi geliyor.

Konuya daha geniş pencereden bakınca, sözde kalan kimi kabuller olsa da başta ABD olmak üzere NATO ülkelerinin bu konuda Türkiye’yi tatmin edici adımlar atmaları zor.

Çünkü onlar için terör örgütleriyle oynamak da küresel siyasetin parçası…

20’nci yüzyılın ilk yarısı iki büyük sıcak savaşla geçti, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı; ikinci yarısı Soğuk Savaş’la geçti.

İçinde bulunduğumuz döneme değişik adlar bulundu. “Soğuk Barış Süreci” bir dönem konuşuldu ama gerçek şu ki tam bir “karanlık savaş” dönemi içindeyiz.

Düşman kim?

Cephe neresi?

Terörün tarifi ne?

Hepsi iç içe geçmiş durumda.

Türkiye’nin bu süreçten yara almadan çıkması için, Atatürk’ün “Yurtta barış dünyada barış” ilkesinden vazgeçmemesi, bölge ülkeleriyle diyalog kurarken aracı kullanmaması, küresel aktörlerin oyunlarının parçası olmaması gerekiyor.