Deniz Yıldırım

İkili devlet, çifte hukuk

21 Aralık 2019 Cumartesi

Ernst Fraenkel’in 1941’de yayımlanan kitabının adıdır İkili Devlet. Dilimize henüz kazandırılmamış olması eksikliktir. O anıt kitapta Fraenkel, Almanya’da Hitler’in iktidarının başlarında adım adım nasıl bir ikili devlet ve hukuk düzeni inşa ettiğini anlatır. Bir yanda yürürlükteki kuralların işlediği bir normatif hukuk düzeni vardır, diğer taraftaysa iktidarın kendisi ve hedefindeki gruplar için geliştirdiği bir istisna alanı. Bu “yürürlükteki hukuktan muaf” yapı, adım adım alanını mevcut hukukun alanına doğru genişletebilir. Bu genişleme sonucunda da fiili ve istisnai olmaktan çıkıp kurala dönüşebilir. Ya da Fraenkel’in yaklaşımında olduğu gibi, iki alan birlikte varlığını sürdürebilir. Buna ikili devlet ve aslında çifte hukuk düzeni diyebiliriz.

Aynı düzeyde olmamakla birlikte, AKP’nin 17 yıllık pratiğinde de devlet teorisi açısından benzer zorlamalar, ilginç taktik benzerlikler var.

2007 sonrası iktidarın Gülenci yapı ortaklığıyla başlattığı Ergenekon, Balyoz, KCK, OdaTV kumpas davalarını hatırlayalım. Mahkemelerin adı neydi? Özel yetkili mahkemeler. “Derin devleti temizliyoruz, darbecilerle mücadele ediyoruz. Dolayısıyla normal hukuk düzeni ve onun sağladığı güvenceler bu sanıklara uygulanamaz. Olağanüstü bir dönemden geçiyoruz.” Mantık buydu; her türlü hukuksuzluk ya da çifte hukuk görüntüsü, böyle meşrulaştırıldı. Böyle böyle fiili olan, hukuki olanın yerine geçmeye başladı. Korku iklimi, istisnadan kurala doğru genişletildi.

2014 sonrasına geldik. Ortada anayasa değişikliği yok, sistem hâlâ parlamenter sistem. Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi, devleti bütün organlarıyla birlikte Saray etrafında tekelleştirmeye başladı. Fiiliyat ile yürürlükteki hukuk yine bir “ikili devlet” görüntüsüyle çıktı karşımıza. En sonunda şu cümle döküldü Erdoğan’ın ağzından: “İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuki çerçevesinin yeni bir anayasa ile netleştirilmesi, kesinleştirilmesidir.” Nitekim ardından anayasa değiştirildi, mühürsüzce elbette.

15 Temmuz geldi, iktidar yaklaşık iki yıl sürecek bir OHAL ilan etti. Fiili olan, yine yürürlükteki hukukun önüne çıkarıldı. Bazılarına işliyordu tek taraflı kararnameler, bazılarına işlemiyordu. İşlememenin, istisnanın kuralı, hukuka bağlılıktan öte, iktidara bağlılık ve kullanışlılıktı. Kurulan istisnai düzen, OHAL kaldırıldıktan ve Haziran 2018 seçimleri kazanıldıktan sonra da adım adım var olan hukuk düzeni aleyhine genişletti kendisini. Muhalif siyasetçilere, belediyelere yargı ya da kayyım yolu açılırken, iktidar belediyelerine ya da vekillerine sadece istifa kuralı, yani yargılanmama muafiyeti getirilmesi bu “ikili devlet” görüntüsünün bir yanıydı. Ya da örneğin bir kişi mahkemelerden, yani normatif hukuk alanından beraat alsa bile, yürütmenin bu kişi hakkındaki “iltisaklıdır” düşüncesi işe iadesini engelleyebilirdi. Yani ikili devlet, son aşamada yargıdan çok yürütmenin hüküm verdiği devlet düzeninin işaretiydi.

Dinsel ile laik hukuk ikiliği mi?

Gelelim son örneğe. 14 Aralık günü Resmi Gazete’de, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu’nun “Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar” başlıklı kararı yayımlandı. Perşembe günü de gazetemizin manşetinde Işık Kansu imzasıyla okudunuz haberi. Önemliydi. Kamu adına görev yapacak denetçilerin bağlı bulunduğu etik kurallar dine dayalı olarak açıklanıyor, denetçilerin Allah-u Teâlâ’ya karşı sorumlu oldukları vurgulanıyordu.

Yeni bir ikili devlet, çifte hukuk zorlamasına işarettir. Önce mevcut hukukta bir ikilik ya da istisna alanı yarat; ardından bu fiili ve istisnai alanı adım adım yürürlükteki hukukun alanına doğru genişlet. Üstelik bu kurul kararıyla da sınırlı değil gözlemimiz. Anayasa hukuku profesörü Kemal Gözler hocanın kişisel internet sitesindeki “İlahiyatçı Hukuk Doçentleri Geliyor (mu?)” başlıklı incelemesi de resmi tamamlıyor. Gözler’in aktardığı üzere, 2018 ve 2019 yıllarında hukuk alanından doçentlik başvurusu yapılmasına dönük kriterlerde önemli değişiklikler gerçekleştirildi. Önce, hukuk alanından doçentlik başvurusu yapabilmek için hukuk fakültesi mezunu olma şartı kaldırıldı; ardından da 2019’da Hukuk Temel Alanı altına “İslam Hukuku Bilim Alanı” eklendi. Kemal Hoca’nın makalesinden, iktidarın asıl meselesinin özellikle ilahiyat fakültelerinde görev alan ve islam hukuku, fıkıh alanlarında uzmanlaşan kişileri adım adım hukuk fakültelerine yönlendirmek ve hukuk alanını akademik olarak dinselleştirmek olduğu sonucu çıkıyor rahatlıkla. Yani “ikili devlet” ve “çifte hukuk” adım adım kurala dönüşmek için sistemli hamlelere girişiyor.

Sözün özü: Müslüman bir vatandaş ihlas, takva sahibi olmak, yaptığı işlerde Allah korkusuyla hareket etmek gibi en temel dinsel kuralları zaten inancı gereği bilir, bunları devletin ya da bir kurulun hatırlatmasına gerek yok; ancak iktidarın meselesinin bu olmadığı, yine bir ikilik yaratmaya çalıştığı açıktır. Bu niyetten dönülmelidir. Kamu görevinde kurallar dinsel ve laik hukuk ikiliği çerçevesinde zorlanmamalı, hukuk herkes için demokratik ve laik bir zeminde işlemelidir. Türkiye’nin gerçek ihtiyacı budur.


Yazarın Son Yazıları

Parazit sistemi 15 Şubat 2020
Tarikat Siyaset Ticaret 5 Şubat 2020
Kuvvetli ayrılık 1 Şubat 2020
Karartma geceleri 25 Ocak 2020
Zenginler ve fakirler 22 Ocak 2020
Birinciyiz 15 Ocak 2020