Köşe Yazısı

A+ A-

'Sonbahar' Büyük Bir Yaratı Ürünü

25 Aralık 2008 Perşembe

Ağabeyim Tuncay Fişekçi, kırk yıllık sinema sevdalısıdır. 1960ların ikinci yarısında onu Fındıklıdaki Film Arşivinden çıkmış, Taksimdeki Sinemateke giden yokuşları tırmanırken sık sık görebilirdiniz.

Son yıllardaki tutkusu ise Antalya Film Festivaline gidip, burada pek çok filmi, ilk gösterimlerinde izlemek.

Bu yılki festival sırasında aradığında, büyük bir heyecan içinde o gün gördüğü Özcan Alperin Sonbahar adlı filminden söz etmişti. Yeni bir yaratıcı yönetmenle tanışmanın uyandırdığı coşkuydu yaşadığı. Onu en son, yine Antalya Film Festivalinde Nuri Bilge Ceylanın Mayıs Sıkıntısını izledikten sonra böyle heyecan içinde görmüştüm. Sonbahar, 15 Aralıkta sinemalarda gösterime girecek, mutlaka izlediyordu.

Neyse ki, ağabeyim bu mutluluk verici keşfinde yalnız kalmadı. Sonbahar, geçen hafta gösterime girmesiyle birlikte önde gelen sinema eleştirmenlerinden büyük övgüler aldı.

***

Nedir, genç bir yönetmenin ilk filmini böylesine önemli kılan?

Aslında sanatçının genci yaşlısı olmaz. Ortaya konan ürünün niteliğidir onu değerli ya da değersiz kılan. Kimi sanatçılar yirmili yaşlarda verirler böylesi ürünleri, kimileri daha sonraki dönemlerinde.

Özcan Alper, bir sanat yapıtını, değerli kılan gizleri genç yaşında anlayabilmiş ve yaptığı ilk filminde de büyük bir olgunlukla yapıtına yansıtabilmiş.

İki ana ayak üzerine kurulur bir sanat yapıtı: Ne anlattığı ve nasıl anlattığı.

Sonbahar, içli, hüzünlü, insani bir öykü anlatıyor: Sol düşünceleri nedeniyle on yılını cezaevinde geçiren bir matematikçinin, cezaevi koşulları nedeniyle yakında öleceğinin anlaşılmasıyla sağlık nedenleriyle salıverilip, ölümünü beklemek üzere Doğu Karadenizin bir dağ köyündeki ana ocağına dönüşü ve burada geçirdiği son günleri.

Bu dramatik konunun filmi ağdalı bir melodrama kolaylıkla sürükleyebilme gücüne karşın yönetmen Özcan Alper, çok yalın, dengeli ve etkileyici sinema diliyle ortaya çıkıyor. Kahramanını her şeyin kökeni olan doğaya bırakıyor. Sanki filmdeki öyküyü yönetmen ya da kahramanlar değil de, doğa anlatıyor. Dingin, kendi halinde akan bir derenin fısıltıları gibi sessiz. Bu rahat ve akıcı anlatımı izlerken, sanki Yaşar Kemal romancı değil de sinemacı olsa ve Çukurovayı değil de Karadenizi anlatsa böyle bir dil yaratırdı, diye düşünüyorsunuz.

Yönetmenin öyküsünü anlatırken yarattığı bu doğa dili”, içine etkileyici müzikleri, görüntüleri, bitmiş bir ülkenin bitmiş insanlarını da alıp, olağanüstü olgun bir sanat ürününe ulaşıyor.

Sonbaharın sinema tarihimizde önemli bir yeri olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

***

Filmi izledikten sonra ister istemez son günlerdeki özür dileme kültürümüz üstüne yoğunlaşan tartışmaları düşündüm. Özür dileme kültürü olan bir toplum olacaksak, yıllar boyu düşünceleri nedeniyle cezaevlerinde yatan, hayatlarını yitiren insanlara ve yakınlarına, çektirdiğimiz acılar nedeniyle öncelikli bir özür borcumuz yok mu?

Sonbahar, izleyenini daha pek çok şey yanında vicdani bir hesaplaşmaya da yöneltiyor.

[email protected]

Tümü Turgay Fişekçi - Son yazıları

111 Yaşındaki Arkadaşımız 9 Ocak 2013 Çar
Kamil Masaracı’dan ‘Kültürlü Hadiseler’ 2 Ocak 2013 Çar
Yüz Yıl Önce Balkanlar 26 Aralık 2012 Çar