Olaylar Ve Görüşler

Boysan’ın erken ölümü

16 Eylül 2015 Çarşamba

Her gün o kadar genç ölüyor ki bu ülkede, kendi acılarımızı bile yaşayamaz haldeyiz. Genç ölümleri istatistik oldu, oysa her ‘sayı’ ayrı bir insan, hikâyesi olan. Bu yazı Boysan için, Boysan’ın ardından.

 

Pırıl pırıl bir çocuğu toprağa verdik geçen hafta, henüz 31 yaşındaydı Boysan Yakar. Ölümü, erken ölümler zamanlarına denk geldi, konuşamadık bile ardından.
Üç yıl önce bir gün, Şişli Belediyesi’nde danışmanlık yaparken üç tane genç geldi bir gün odama LGBT hareketinden. Sezen Yalçın vasıtasıyla gelen bu üç kişiden biriydi Boysan Yakar, diğerleri Çelik Özdemir ve Sedef Çakmak. Üçü de yaklaşan seçimlerde aday olmak istediklerini, belediye meclis üyesi olarak yer almak istediklerini ve neden bunu yapmak istediklerini anlattılar bana.
Nitelikli, özgür, çalışkan, emek vermiş, iyi yetişmiş üç genç... Birkaç kez geldiler ama o yıllarda onlara açmak istediğim kapıları aralayamadım bile. Çok üzüldüm, sıkıldım, isyan ettim. Anlayışsızlıklar, farklılıkları kabullenmez politika anlayışı, kimlikler ve cinsiyet üzerinden yapılan siyaset yüzünden, bu siyasete neden olan dar bakış açısı yüzünden.

Toplum mu kalabalık mı?
Maalesef Türkiye halkı, toplum olamamış bir kalabalığı andırıyor bugünlerde. Bunu son terör olaylarından tutun, LGBT bireylerin çektiği sıkıntılara kadar her yerde görebilmek mümkün. İnsanlar, hep birbirine benzer insanlarla yiyip içiyor, konuşuyor ve aykırılıkları tuhaflık olarak adlandırıyor.
Üniversite okuduğum yıllarda ‘okulun en ilginç giyinen öğrencilerini’ seçtiğimizi hatırlıyorum, hem de bugünün yüksek lise tadındaki üniversitelerinden birinde değil, Boğaziçi Üniversitesi’nde.
Çünkü farklı seslerden, sözlerden hoşlanmayan anne babalar tarafından “İcat çıkarma” denilerek yetiştirilen çocuklar, üniversitede dahi tek tipliği arıyordu.

Tek tiplik
Kafalarda hep ne olduğu muğlak bir “olması gereken” vardı, onu olmak için birbirimizle yarışırdık, olmayanı veya olamayanı da dışlamıyorsak bile bir başka bakardık. Bu, farklı cinsel yönelimlere geldiğinde hakaretlere dahi varıyordu bazılarında.
Bu topraklar kadar tek tiplik uğruna kan dökülen başka coğrafyalar da var elbette, ama sanki bizim kadar acımasızı, riyakârı yok gibi geliyor. Sürü sepet anket yapılıyor, araştırmalar var; insanımız cinsel kimliğini, etnik kimliğini, inandığı dini değil anketçiye, yakın çevresine bile söyleyemez buralarda. Özgürlüğün herkese benzemeye endekslendiği bu topraklarda dürüstçe, mertçe, olduğu gibi kendini ortaya koyan o pırıl pırıl Boysan, Zeliş ve Mert artık yoklar.

Yeni gençlik
Lisansı bitirdiğim okulda yirmi yıllık hocayım artık... Harika bir gençlik geliyor. Memleketi kerameti kendinden menkul yaşlı başlı adamlar yönetseler de her türlü farklılığa ve özgürlüğe saygılı bir gençlik de geliyor. İlk işaretlerini Gezi’de verdi:
Onlar, tahammülsüz iktidar kendilerine musallat olmadığı sürece yanlarına farklılıklarını alıp birbirleriyle oturup konuşabiliyorlar, hatta birlikte direnebiliyorlar!
Boysan, Çelik ve Sedef özelinde belki ama buraların tüm gençleri haykırıyor: “Size ne! Karışmayın! Kendinize, o çok yücelttiğiniz ama riyakârlık dolu ilişkilerinize bakın, ailelerinize bakın. İnsanları ötekileştirmeden kafanızdaki büyük ağırlıklardan, basınçlardan arının da tanıyın.”
Ezcümle, tek tipleşmenin saltanatının yıkılmaya başladığını görebilmek mükemmel, Boysan bunu gösterenlerdendi işte. O gün kapıdan giren o üç genç başardı, Sedef şimdilerde CHP Beşiktaş Belediye Meclis üyesi, Çelik siyasi danışman. Ama Boysan, can Boysan şimdi yok. Zamansız rüzgâr onu ailesinden, sevdiklerinden kopardı, götürdü. Nereye derseniz bilmiyorum, ama buradan daha huzurlu olacağına emin olduğum bir yere gittiğini biliyorum.

Dr. Nimet Elif Uluğ Boğaziçi Üniv. Türk Dili ve Ed. Öğretim Üyesi

 

-

 

Büyükada’dan geçen Troçki

 

Pek çok kez kitlesel göçlere, büyük sürgünlere kapısını açan Türkiye, sınırlı sayıda da olsa tarihin önemli şahsiyetlerine de ev sahipliği yaptı. Hiç kuşkusuz bunların başında 20. yüzyılın önemli siyasi liderlerinden biri olan Leon Troçki geliyor.

Troçki çoğunluğu Büyükada olmak üzere 4 yıl İstanbul’da ikamet etti. Leon Troçki’nin ölümünün üzerinden 75 yıl geçti. Çoğunlukla olduğu gibi, fikirleri, mücadeleleri, tarihin sahici şahsiyetlerini görmezden gelindiği ülkemizde Leon Troçki’nin hatırlanması sürpriz olurdu.
İngiltere’de yaşayan yazar Tarık Ali’nin “eserleri zamana karşı dayanıklı olmaya devam edecek” diye nitelediği Leon Troçki, 20 yüzyıldaki devrimlerin en önemli siyasi figürü olmuştur.

Büyük bir hafıza
Troçki, Sovyetler Birliği’nin gidişatını önceden gören yegâne teorisyen olarak büyük bir hafızayı temsil eder. İşçilerin önderliğinde, bürokrasi ve ayrıcalıkları tasfiye eden gerçek sosyal devrim yapılamadığı takdirde rejimin kapitalizme dönüşeceğini ve kokuşmuş bürokrasinin bu geriye dönüşün öncülüğünü üstleneceğini daha 1930’ların sonunda öngörmüştü.
Troçki’nin devrimler çağına sadece yazılarıyla katkı yapmakla yetinmediğini, enerjisini çağın bütün siyasal ve sosyal mücadelelerinden esirgemediğini söyleyebiliriz. 60 yıllık yaşamında, iki Rus Devriminin öncüsü olarak fiilen yer alırken, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde İran, Jön Türk, Alman ve Macar, Çin Devrimlerine İspanya İç Savaşı’nın trajedisine ve Almanya’da kitlesel mücadelenin yenilgisine tanıklık etti.
Atillâ İlhan’ın, belki de bürokrasinin Stalin’in şahsındaki iktidarına karşı öncülük yaptığı tabandaki işçilerin mücadelesinin yenilgisi nedeniyle “sönmüş bir yanardağ gibi üzgün” diye nitelediği Troçki, sürgün yıllarında önce Türkiye’de sonra Fransa, Norveç ve Meksika’da dünya devrimi perspektifini derinleştirmeye devam etti. Odesa’dan hareket eden bir vapurla, 1929’un 12 Şubat’ında, Türkiye’deki sürgün hayatına başlayacaktı. “Hayatım” adlı eserinde İstanbul’a girerken Kemal Atatürk’e telgraf çektiğinden söz edecektir: “Sayın Cumhurbaşkanı, İstanbul’un kapısında size şunu bildirmekle onur duyuyorum: Türkiye sınırlarına kendi dileğimle gelmedim.”

Sürgün günleri
Troçki’nin yaklaşık 4 yılı bulan Büyükada sürgünü hakkında yerli kaynaklardan doyurucu bilgi edinmek mümkün değil. İstanbul gazetelerinin, polis kontrolünden geçmiş veya polis kaynaklı haberleri dışında, yegâne eser Ömer Sami Coşar isimli bir gazetecinin ilk baskısı 1969 yılında basılan “Troçki İstanbul’da” adlı kitabı. (2010’da İş Bankası Yayınları’nda ikinci baskısı yapıldı) Kitabın içeriği hakkında İstanbul basınında çıkan haberlerin daha kapsamlısı değerlendirmesini yapmak haksızlık olmaz.
Troçki’nin İstanbul’da sürgün hayatı uluslararası siyasetin en önemli olayları arasında yer alırken pek çok gazeteci, yazar, siyasetçi kendisiyle görüşmek için İstanbul’a gelir. Bunlardan biri de Belçikalı polisiye romancı Georges Simenon. Yazar, röportajında, Troçki ile Hitler’den, iktidara birkaç ay önce yerleşmiş diktatörden uzun uzun konuştuklarını anlatır. Troçki, Simenon’a bugünlere de ışık tutan değerlendirmeler yapar: Hitler’in diktatörlüğünü, yürüttüğü mücadele boyunca adım adım, aşama aşama özümseyip, öğrenerek oluşturduğunu vurgular.

İz
Troçki’nin, Türkiye sürgünündeki en önemli izi, uzun süre ikamet ettiği Büyükada’daki Arap İzzet Paşa Köşkü. Maalesef köşk, kapitalist rekabetin emlak piyasasındaki yıkıcı, değersizleştirici (kuşkusuz yüksek kâr sağlayan) saldırısı altında bulunuyor.  

Erhan Bilgin İktisatçı



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları