Köşe Yazısı

A+ A-

İran-Suudi gerginliğinin perde arkası

Paylaş
instela'da paylaş
11 Ocak 2016 Pazartesi

Suudi Arabistan-İran gerilimine neden olan gelişmelerden sonra, “mezhep savaşı” teması bir kez daha tedavüle girdi. Irak işgalinin tam bir fiyasko ile sonuçlanması ardından ve umulanın tersine İran bu olaydan kârlı çıktıktan sonra, ilk kez 2008’de Ürdün Kralı Abdullah, “Şii hilali” adı altında bölgede artan İran nüfuzunu “Şii yayılmacılığı” olarak resmetmişti. Aynı tarihlerde, Müslüman Kardeşler’in en önde gelen Mısırlı liderlerinden (Katar’da ikamet eden) Kardavi, “bölgedeki en büyük tehlikenin Şii yayılmacılığı olduğunu” ilan etti ve büyük tartışmaya neden oldu. İran nüfuzu artan bir tehlike olarak görülüyor ve konu mezhep diline dökülüyordu, zira, Irak’ta artan İran nüfuzu bir yana, 2006 İsrail’in Lübnan saldırısı ardından İran ve Lübnan’daki müttefiki Hizbullah bölgede büyük sempati kazanmıştı. Üstelik, asıl “tehlike”, bu sempatinin bölgedeki Şii nüfusla sınırlı olmayıp, Sünni Arap sokağında tesirli hale gelmesiydi. O kadar ki, 2007’de Mısır’da yapılan bir kamuoyu araştırmasında, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, en beğenilen lider seçilmişti.

Çatışmaya rağmen
Kısacası, İran-Suudi Arabistan gerilimi, sadece mezhep meselesi olmadığı gibi, sadece iki ülke arasındaki bölgesel rekabetten ibaret değil. İran İslam Devrimi’nden önce, bu iki ülke arasında doğal stratejik çıkar çatışması, bu iki ülkenin bölgesel-küresel planda politik olarak aynı safta yer almasını etkilemiyordu. İran ve Suudi Arabistan Soğuk Savaş döneminin, Batı yanlısı cephede yer alan baş müttefikleri idi, dahası, kömümizme karşı mücadelede ve bölgedeki Batı karşıtı cehpede birlikte bin bir iş çeviriyorlardı. İran İslam Devrimi ardından her şey değişti; çünkü İran Batı yanlısı ittifaktan çıkıp tam tersine bir konum aldı. Batı dünyasının İran İslam Devrimi’ni bölgede baş tehdit olarak sabitlemesinin nedeni de sıklıkla öne çıkarıldığı gibi “teokratik bir rejim” olmasından dolayı değil, Batı ittifakından tam tersine savrulmasıdır. Nitekim, Suudi Arabistan’ın teokratik bir rejim olması, sevgili bir Batı müttefiki olmasını engellemiyordu. Oysa, İran’ın aslında bir nevi “İslami demokrasi” olmasına, kadın hakları konusunda Suudi rejimin çok önünde olmasına karşın Suudi rejimi tam bir teokrasiydi. Benzer bir karşılaştırma Körfez emirlikleri için de yapılabilir.
İran’ın, Batı dünyası açısından “büyük tehlike” olarak algılanmasına neden olan, “Batı karşıtı” olması, bölgedeki Sünni rejimler açısından ise “devrimci” bir dalga yaratmasıydı. Nitekim, 20 Kasım 1979’da, Juheyman al Uteybi liderliğinde bir grup “radikal İslamcı”nın Kâbe’yi basması ve iki hafta işgal altında tutması Suudi Arabistan için, bu çerçevede tam bir travma oldu. Nihayetinde Kâbe, Fransız istihbaratçılarının başını çektiği bir operasyonla “kurtarıldı”. Aynı tarihlerde, Batılı ülkeler de, Suudiler de Afganistan’da Sovyet işgaline karşı “radikal İslamcı” cihat örgütlüyordu, o da ayrı uzun bir hikâye.
Özetle, İran İslam Devrimi ardından bölgede yaşananlar ve Suudi-İran gerilimi ne sadece mezheple ne de sadece iki ülke arasındaki bölgesel rekabetle anlaşılamaz. Olsa olsa, bu yolla bazı gerçeklerin üzeri örtülmeye çalışılır. Yerimiz dar, uzatmayalım; o zamandan bu zamana pek çok gelişme yaşandı ve iş geldi Suriye’de rejim değiştirme adına çıkan çatışma ve savaşa vardı. Bu kez, İran ve Suudiler, kendi müttefikleri ile hep birlikte Suriye’de vekâlet savaşının tarafları oldular, acı sonuç ortada. Sonuçta, Suriye’de taraflar yenişemedi, dahası daha genel planda başta ABD, Batı dünyası İran’ı dışlamak yerine yeni bir yakınlaşma siyasetinde karar kıldılar ve nihayet Suriye üzerinde “uzlaşı siyaseti” öne çıkmaya başladı. İşte Suudi Arabistan’ın, tahammül edemediği ve sonunda tepki verdiği bu gelişmedir.

Temkinli siyaset
Türkiye’de iktidar politikası da Suriye konusunda benzer bir durumda olduğu için tepki verip Rus uçağı düşürdü, ama istediği sonucu alamadığı için şimdilerde daha temkinli davranmaya çalışıyor. Ama, iktidar yanlısı medya, hâlâ İran’a karşı mezhepçi bir dil kullanmaktan imtina etmiyor, olanlardan öncelikle İran’ı sorumlu tutuyor, mezhep işini dallandırıp budaklandırmamak için, olayların nedenini “Fars milliyetçiliği”ne bağlayan bile var. Eski İrancılar, kem küm edip “Devrim” başkaydı, şimdiki İran başka diye laf dolandırıyor. Bir yandan da aynı çevreler, Suriye’de Şii ve Alevi katliamı yapan radikal İslamcı komutanlar için ağıt yakıyorlar.
Suriye’de kışkırtılan savaş bir insanlık suçudur. Giden geri gelmiyor ama en azından Suriye konusunda “uzlaşmacı” siyasete taş koymaktan behemehal vazgeçmek lazım. İktidar partisi, bu konuda biraz daha temkinli bir siyasete yönelmiş görünüyor. Suudi Arabistan hiç bu kafada değil, yani “insanlık suçu”nu devam ettirmekte ısrarlı, o nedenle umarım oyunları tutmaz, “elleri kırılır” kendi yarattıkları “cehennemde yanarlar”.