Köşe Yazısı

A+ A-
Çiğdem Toker

Paramiliter gazetecilik

Paylaş
instela'da paylaş
01 Şubat 2016 Pazartesi

Genel Yayın Yönetmenimiz Can Dündar’dan kısacık ama çok şey anlatan; adıma hitaben, ama bu ülke için dertlenen herkese yazıldığını düşündüğüm bir mektup geldi.
Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Mektup Okuma Komisyonu’nun “Görülmüştür” damgasını taşıyan mektubun tarihi 24 Ocak 2016:
“Sevgili Çiğdem,
Bir ustanın ölüm yıldönümünde, bir hapishaneden mektup yazmak, halimizi yeterince anlatıyordur.
Aslında tekil olarak biz yine iyi durumdayız. Ama dışarıdaki ‘çoğul’dan kaygılıyız. Suskunluk kulağımızı tırmalıyor.
Sizlerin, gazetenin, dostların çabaları çok değerli, ama meslek ayağa kalkamayacak halde görünüyor buradan...
Ama kaldırmalıyız; böyle bir miras bırakamayız. Dilerim bizim tutukluluğumuz gözlerdeki çapağı silmeye yarar.
Bir nebze de olsa...
Çok sevgiler.
Can’la.”
Can, onu katleden karanlığa inat, 23 yıldır yolumuzu aydınlatan Uğur Mumcu’yu yitirişimizin yıldönümünde kaleme aldığı mektubunu postayla göndermiş.
Cevabı buradan yazıyorum. Ne aradan günler geçsin, ne de birkaç kişinin “okumasıyla” sınırlı kalsın istiyorum çünkü.
Sevgili Can,
Mektubunun yazılma ve ulaşma tarihleri bir kez daha kanıtladı:
Türkiye adlı takvimin sayfaları; epeydir halkın ortak bir sevincinin yıldönümünü göstermiyor. (Belki de hiç yoktu demek daha gerçekçidir.)
Bugün, insanlığın Cizre’de bir bodrum katında can çekişmesinin 10. günü.
Şu ana dek 7 kişinin kan kaybı nedeniyle yaşamını yitirdiği o binaya, o bodrum katında “su” diye inleyen yaralılara, serinkanlı bir ustalıktan çıkmış gerekçelerle ambulans ulaştırılmadığını izliyorsundur.
Hatta dün müthiş bir atlatma haberle sarsılır gibi de olduk. İddia o ki, ABD’li aktör Terence Jay, Sırp keskin nişancı kılığında o bodrumdaydı. Hepimizin vergileriyle finanse edilen devlet ajansının muhabiri paylaştı bu “iddia” haberi sosyal medya hesabından. Gerçi sonra o mesajı silerek “Bazen tuzaklar oluyor. Aktör olduğunu bile bile paylaştım tepkileri ölçmek için kendim görmeden inanmam merak etmeyin” diye “özgün” bir düzeltme de geçti.
Ama bu kadarı bile, mektubunda belirttiğin; “mesleğin” neden “ayağa kalkamayacak halde göründüğü” konusunda yeterince fikir veriyordur sanırım.
Bütçesiyle, ihale takasıyla, tetikçisiyle, denetim baskısıyla, “ekmek parası” kılığına girmiş yüksek standartlarla; rejimin, hem sermaye hem de sayısal olarak yüzde 90’ını doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol ettiği bir medya mı “dik” duracak?
Şüphesiz -mesleğin onuruna sahip çıkan az sayıdaki gazeteci değil ama- “mesleğin” medyası, tabii ki bu koşullarda yerlerde sürünecek.
12 Eylül darbe yıllarında (basın henüz “medya” değilken) az sayıdaki gazete ile tek devlet kanalı üzerinde kendisini en çok “sansür”le hissettiren “baskı”; bugün, hakikati, paramiliter yöntemlerle tersyüz ederek toplumsal algıyı kuşatan, her yanından kepçeler, greyderler fırlayan devasa bir “iş makinesi”yle yer değiştirdi.
Tek işlevi, mektubunda belirttiğin “gözlerdeki çapağı” saat başı biraz daha kalınlaştırmak olan bir “iş makinesi”...
Gazeteciliği hâlâ savunan gazeteciler olarak, ardımızdan gelenlere bu kadar sinik ve suskun bir miras bırakılamayacağı kesin. Sevgili Erdem ile birlikte gösterdiğiniz direnç ve haklı olmanın inancı; biz dışarıdakilere güç katıyor.
Ama, yaşadığımız süreç, bu “iş makinesi” kadar “inançlı”, hızlı ve refleksi güçlü bir muhalefet çizgisinin zorunluluğuna da işaret ediyor.
Geleneksel araçların çeşit ve sınırlarını zorlayan, haklılığın sesini büyütecek, bunu yaparken hukuk ve meşruiyet sınırları içinde kalabilen bir muhalefet çizgisine.
Süregelen insanlık suçlarının, yaşam hakkı ihlallerinin sona ermesinin, ancak hakikatin sesini çoğaltacak böylesi bir iradenin kurulmasıyla mümkün kılınacağını düşünüyorum.
Ümit ve sağlık dileğiyle.

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Uğur Mumcu