Köşe Yazısı

A+ A-
Çiğdem Toker

Çifte kilit açmazı

Paylaş
instela'da paylaş
02 Mart 2016 Çarşamba

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Dündar-Gül başvurusunda verdiği hak ihlali kararı, sadece iktidarda değil, rejim içi güç ve dengelerde de sarsıntı yarattı.
Gerilimi yükselten; Dündar ile Gül’ün ölene dek cezaevinde kalmasını isteyecek kadar kişiselleştirdiği konuda, Erdoğan’a rağmen (!) karar çıkması değil sadece. Mesele sadece “Ne haddine böyle karar almak”ta düğümlense, bu kadar gürültü kopmazdı bile.
Öfkenin dizginlenemeyişi, kararı hemen etkisiz kılamamakta düğümleniyor.
Zira anayasa gereği, bu karar aynı anda hem kesin, hem de bağlayıcı.
Kesinlik: Son durak. Taşınacak başka istasyon yok.
Bağlayıcılık: Hiç kimsenin “ben uymuyorum” deme olasılığının olmayışı.

***


Dikkat ederseniz, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ - hukukçu olduğu için- Cumhurbaşkanı gibi, “14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin direnmesi gerekir” tezine sarılmadı. Davayı gören mahkemenin, AYM’nin “hak ihlali” kararına direnmesinin olanaklı olmadığının, doğaldır ki farkında. Böyle bir talebin sür reel olacağının da.
Ama nedir, bunun yerine iç hukuk yollarının tüketilmediği ve AYM’nin davayı görecek asıl mahkemeyi etkilediği gibi iki itiraz noktası geliştirdi.
Oysa Bozdağ, bireysel başvuru içtihatlarının, ülkemizde her özgün olayın niteliğine göre yeni yeni geliştiğini biliyor. Yalnızca hukukçu kimliğiyle bakabilse, hak ihlaline konu edilen konusunun “tutukluluk” olduğu bir dosyada, “iç hukuk yollarının tüketilmesi”nin, söz gelimi bir kamulaştırma davasındaki “iç hukuk yolarının tüketilmesi” gibi ele alınamayacağını görebilecek konumda.
26 Kasım 2015’teki tutuklama kararının ardından, reddedilmiş en az üç itiraz dilekçesi varken, Adalet Bakanı’nın, hâlâ iç hukuk yollarının tüketilmediğinden söz etmesi, henüz ilk duruşması bile yapılmamış bir davada “Sen yargılama bitinceye kadar tutuklu kal, eğer alacaklı çıkarsan düşünürüz”den başka bir anlama gelmiyor.
Diğer yandan tutukluğun, ceza muhakemesinde, peşinen bir ceza değil de yalnızca “tedbir” olduğunu eğer unutmazsanız, AYM kararının asıl mahkemeyi etkileyecek nitelik taşımadığını da görürsünüz.

***


Hak ihlali kararının kesin ve bağlayıcı olma niteliği; iktidarı hemen hamle yapamayacağı bir “çifte kilit” açmazına sokmuş durumda. Düşünün ki, elinde öncesinde benzer durumlar için kullandığı bir tomar anahtar var: Yer değiştirme, atama, sürgün, torba kanun, Bakanlar Kurulu kararı, Başbakanlık genelgesi vs... Beğenilmeyen bir işlemle karşılaştığında, illa ki o anahtarlardan biri, kilidi açardı.
Ama son olayda, “hak ihlali”ni hemen geçersiz kılabileceği, taktik hamle geliştirebileceği bir anahtar bulamıyor. Daha açık anlatımla, kısa dönemde sonuca etki edecek bir değişiklik mümkün görünmüyor. AYM kompozisyonunu değiştirmek görev süreleri nedeniyle olanaklı değil. Buna karşılık, geçen yazıda da değindiğimiz, bireysel başvuru yolu bir yasa değişikliğiyle kısmen daraltılabilir. Nitekim iktidar partisi bu seçeneği tartışmaya başladı.
Ne var ki bu seçenek de bünyesinde ironi barındırıyor. Anayasa değişikliği yapmaksızın, bireysel başvuruyu kısıtlayacak bir yasa değişikliğini Meclis’ten beş dakikada geçirseniz bile süreç pek kolay yürümeyecek. Kanun değiştirmek kolay olmayacak. Kendi yetkisini daraltacak bir kanun değişikliği, eninde sonunda bir iptal başvurusuyla yine Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelecektir.

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Bekir Bozdağ