Köşe Yazısı

Kapat
A+ A-

'AKP çağdaş kültüre düşman'

15 Ağustos 2008 Cuma

Eskişehir'e gidiş programı birkaç kez değişti. Fazıl Say fırtına nedeni ile Almanya'da havaalanında kalmıştı. Yaklaşık 12 saatlik bir çileden sonra sabaha karşı saat 03.00 civarında bavulsuz İstanbul'a varabilmişti. Eskişehir Belediyesi, MÜZED'in ortaklaşa düzenledikleri "Cumhuriyet, Kültür ve Müzik" konulu etkinliğe ucu ucuna, elinde sahne giysisi ile yetişebildi. Sahnede, soluksuz dinlenen konserinde ise Fazıl Say'ı Fazıl Say yapan büyü yine işlemişti...

Soluklanacak bir zaman dilimi, boşluk olmadığı için, konser sonrası yemek yerken, uçakta söyleşi yapacaktık. İçim sızlayarak, yemeğini bitirmesini bile bekleyemeden, kendisini özlemle kucaklamaya çalışan babası, çocukluk yıllarının baba dostları ile keyifli sohbetlerini keserek, Fazıl Say'ı sizlerle buluşturma görevimi yerine getirmek için sorular sormaya başladım...

Provasız çalabilen kilitlenmeyen parmaklar

Okuduğum anılardan, geçmişte söyleşi yaptığım kimi evrensel sanatçılarımızdan biliyordum ki... piyano tuşlarında parmakları o tempoda dolaştırabilmek için sadece her gün yapılması gereken prova saatleri söz konusuydu. Bu kadar yorgun, bu kadar provasız sahneye çıkmışken, bu kadar rahat, coşkulu, müzikle özdeşlemiş, kendinden geçmiş, seyirciyi böylesine büyüleyebilmek... Derdimi tam anlatamadığım yarım kalmış soruma yanıtı çok kısa; "Benim parmaklarım kilitlenmiyor, ben istediğim zaman her koşulda çalabiliyorum..." oldu.

'İç sesinizi, kendiniz üretmek zorundasınız'

Tamam, Fazıl Say'ı çağımızın en büyüklerinden piyano sanatçısı yapan yeteneği anlatıyor belki ama, sahnedeki Say'ın özgün yorumları ile kendinden geçme halini anlatmakta yetersiz kalıyor; "Hem kendimi mutlu edecek düzeyde müzik, hem de izleyici ile iletişim içinde olmayı sahneye her çıktığımda başarmak zorundayım. Sahne inanılmaz bir enerjiyi gerekli kılıyor. İçinizden gelirse inandırıcı olabilirsiniz. İç sesinizi, her an bir şekilde kendiniz üretmek zorundasınız. Kirlilikleri ayıklamak, temiz ses yapmak, en kötü günde bile iyi olmak zorundasınız." diye özetleyiveriyor..

Sahnedeki özgün yorumcu, besteci Say'ı biraz olsun anlayabilmek için, sahne arkasındaki Say'ı, geçmişi ile bir ucundan olsun tanımak gerek.. Kendisini yetiştiren ortamı, bugünden geriye bakarak değerlendirirken "Annem, babam aydın insanlardı. Babam müziksever, 68 kuşağının heyecanlarını yaşamış, aydınlanmacı bir aile çevresi içinde büyüdüm.." cümleleri ile söze giriyor.

Cumhuriyetin aydınlanmacı ortamından beslenen sanatçı

Araya tabii ki bu ortamda sağlanan müzik eğitiminin içeriğini, ciddiyetini sokuşturmak gerekiyor. 4 yaşında hocaların hocası Mithat Fenmen ile 8 yıllık aralıksız eğitim başlıyor. Arkasından Ankara Devlet Konservatuvarı piyano, bestecilik bölümleri eğitimi geliyor. İlhan Baran piyano, Ertuğrul Oğuz Fırat çağdaş stiller eğitimi hocaları oluyorlar. 17 yaşında okul ve okul dışında verdiği resitallerle Almanların dikkatini çekiyor. Burslu Düseldorf Robert Schuman Enstitüsü öğrencisi olurken David Levin' den 5 yıl ders alıyor. 92-95 Berlin Konservatuvarı öğrencisi iken verdiği resitallerle çektiği ilgi nedeni ile kitap dolusu yazılar yayımlanıyor. 1994 Genç Konservatuvar Sanatçıları Uluslararası Seçmeler Ödülü'nden sonra uluslararası müzik dünyasında hızlı yükselişi başlıyor. Dünyanın en ünlü müzik merkezleri, salonlarında en ünlü orkestralarla konserlerin ardı arkası gelmiyor. Say artık çağımızın en büyükleri arasında bir piyanist ve bestecidir.

Fazıl Say, ülkemizdeki müzik, aydınlanma savaşımı ile dayanışma için düzenlenen söyleşide; Ahmet Say' ın yakın arkadaşları Fikret Otyam, Hüseyin Akbulut, Refik Saydam, Oktay Ekşi, Fazıl Say'ın büyüdüğü baba evini, tekke gibi aydınlanmacılara açık evi, Say'ın çocukluk günlerini birbirinden renkli anılarla anlatıp durdular. Özetle sadece müzik ve notalarla iç içe değil, Türkiye'deki siyasal, sosyal gelişmelerin, en sıcak tartışmaların, aydınlanmacıların içinde büyümüştü. Sahne arkasındaki Say'a ilişkin soruları yanıtlarken de çoğunluğu dünyanın bir kentinden ötekine, yollarda, otel odalarında geçen bir ömürde, insandan, Türkiye'den kopuk bir anın bile söz konusu olamadığını söylüyordu. Nasıl mı?

Müziği milyonlara ulaşıyor yalnızlığını internetle kapatıyor

Aslında ben öncelikle müziği, sesleri, piyanosu ve besteleri ile dünyaya, milyonlar, milyarlara ulaşan bir insanın kentten kente, konserden konsere insansız yaşamı arasındaki çelikşinin, bir sanatçı üzerindeki etkisini merak ederek sormuştum. İnsanlarla iletişim içinde olduğu konserlerin ardından otel odasındaki büyük yalnızlığı, konser sonrası hemen internete girerek, sanal âleme dalarak giderme çabasından söz açtı. Say, biraz buruk da olsa mutlulukla insanlardan, Türkiye ve dünyada olup bitenlerden kopmamaya çalıştığını anlattı. Zaten sohbetin içinde kullandığı sözcükler Türkiye ve dünya gündemini ne kadar yakından izlemekte olduğunun kanıtları..

Ayın yarısı ülkemde diğer yarısı dünya konserlerinde

Yine de konserler, yolculukların kopukluğunda, Türkiye'de kalınan birkaç günün özlem gidermesine, sağlıklı yaşam, beste yapmasına engel oluşturduğunu düşünüyor. Aldığı ve sıkı sıkıya uygulamaya çalışacağı bir karardan söz ediyor; "Bundan böyle her ay ikiye ayrılmış olarak, yarısı ülkemde, evimde geçecek, tüm dünya konserleri diğer yarısına sıkıştırılacak" diyor.

Gürültülü masa kenarında, havaalanındaki kısacık beklemede, uçakta, durmadan fotoğraf çektirmek için araya giren hayranlar arasında, sağlıklı bir söyleşi, hele de not almanın olanağı yok. Zaten çok çirkin el yazımla, kargacık burgacık eksik notlar, cin gibi Say'ın gözünden kaçmamış. Uçakta, çantasından bir not defteri çıkardı; "Sizinle çalışma yöntemlerimiz uyuyor. Siz eksik notları aklınızdan tamamlayacaksınız. Bakın ben de beste yaparken eksik notalarla çalışıyorum. Sonrasını aklımdan tamamlıyorum" diye zarif bir espri yapıyor. Aktarmalı cümlelerle eksik bir notun anlamını korumak başka, çoksesli müzik bestesi yaparken birkaç nota ile yetinip sonrasını aklından tamamlayacak bir müzik dehası olmak çook başka... Bilmem Fazıl Say'ın gerçekten evrensel, çağın bir müzik dehası olduğunu ucundan olsun anlatabildim mi?

'Anadolu'dan çıkan evrensel sanatçıyım'

Fazıl Say, savunduğu değerlerle özdeşlemiş bir dünya sanatçısı olduğunu besteleri, seçtiği müzikler, yorumları ile de sürekli kanıtlıyor. Müziği, isterse dünyanın ünlü bir bestecisinin yorumlaması, isterse kendi bestesi olsun, "Ben Anadolu topraklarından çıkmış evrensel bir sanatçıyım" diyor. Çok- sesli klasik Batı müziğinin piyano sesleri, yorumları, bestelerinde bu bileşkenin sürekli var olabilmesinin sırlarını sorgulamaya çalışıyorum.

Öncelikle bütün dünyada, klasik müzik anlayışlarının, genel olarak müzik yorumlarının çok sıcak bir değişim içinde olduğunun altını çiziyor. İnsanlığın henüz ulaşamadığı çokkültürlülük, dünya müziklerinin yorumlar, bestelerde buluşması olgusu, çağın müzik arayışlarının içinde yer ediyor.

'Bu ülkenin seslerinden kaçamazdım'

Say, kendi yapmaya çalıştıklarından kimi örnekler veriyor. Gülümseyerek bundan bir 20 yıl önce bir klasik müzik piyano sanatçısının, elini piyanonun iç yanına sokarak Türk müziği sazlarının sesini vermeye kalkışması halinde dayak yiyebileceğini anımsatıyor. Bu ülkede doğmuş, kültürü ile beslenmiş bir sanatçı olarak, bu ülkenin seslerinden, kültüründen kaçmasının düşünülemeyeceğinin altını çiziyor. Türk müziğinin tek- sesliliğine karşın çok büyük yelpazesinin, 100 çeşit müzik zenginliğinin dayanılmaz çekiciliğinin vurgulamasını yapıyor. Hele de bu ülkenin insanı olarak en çok kendi halkınıza ulaşmak gibi bir tutkunuz varsa. Ayrıca ne kadar özgürleşir, özgünleşirseniz dünya çapında var olma gücünüz de katlanıyor.

Yeni düşleri

Fazıl Say'ın geleceğe yönelik tüm düşleri de bu ülkenin kültür ve sanatından yola çıkılarak yaratılacak evrensel besteler, müzik üzerinden. Yaşar Kemal' i efsaneyi yazmaya razı edebilirse, Ermeni kızı ile Türk delikanlının büyük aşkı "Ah..Tamar" görkemli bir opera olabilir. Nâzım' ın en otantik eseri olarak gördüğü Şeyh Bedrettin efsanesi bir diğer takıntısı. Düşlerini "Sesler çekiyor, fikir çekiyor" olarak özetliyor. Şu günlerde dünya çapında dolaşacak, şimdiden çok büyük ilgi çeken 1001 Gece Masalları aynı özde, içerikte değil mi? Fazıl Say, birileri kovalamaya, yok saymaya çalışsalar da Türkiye'den çıkmış, evrenseli yakalamış sanatçı olarak duruşunu korumakta inatçı gözüküyor...

Fazıl Say'ın türbana isyanı

Fazıl Say'ı Türkiye'de siyasal gündemin içine çeken çıkışına, tartışmaya değinmeden olur mu? İç sorgulamasının, yılların birikimi bir patlamanın ürünü olduğunu söylüyor. Ülkesinin geleceğini sorgulayan bir insan, sanatçı olarak nefes alamadığından söze giriyor. Bütün dünya ülkelerinde giderek sevilen bir sanatçı olarak yükselir, anlaşılırken, kendi halkı ile niye kucaklaşamadığını yıllarla sorgulayıp durmuş. Ülkemiz insanının, yüzde 90 sadece kendi dar çevresinde üretilmiş, ne yazık ki kültürsüzlükten beslenen arabesk gerçeği olarak övünülen bir müzik yaşamına mahkûm edilmesine isyan edip durmuş. En çok da varoşlardan arabesk müziğin fışkırmasını çok doğal bir gelişme olarak savunan, ülkemizdeki gidişten kaygı duymayan kimi aydınlar, 2. cumhuriyetçiler, liberallerin vurdumduymazlıklarına içerlemiş.

Yaşamı sorgulayan bir aydının, AKP'nin kültürü, sanatı dışlayan politikalarını, ülkemiz, insanımızın geleceğine ilişkin sonuçlarını görmezlikten gelme lüksünün olmadığını düşünüyor. Sorular yöneltildiğinde AKP kadrolarının, savunucularının, AKP'nin kültüre düşman özel politikalarının olmadığını söyleyerek sorumluluktan kaçtıklarının altını çiziyor. Say'a göre asıl tehlike de burada. Çünkü bütün dünyada, bütün siyasi iktidarların doğrusu ve yanlışları ile kültür politikalarının olması söz konusu. Çok tehlikeli bir dejenerasyona gidişin yolunun açıldığını vurguluyor. Çağdaşı, Batı'yı, uygarlığı yakalamayı ilke edinmiş Cumhuriyetin aydınlanmacı kültür politikalarının tam tersine, ülke insanımızı geriye doğru sürüklemeyi öngören bir hükümetin kültür politikası ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Say'a göre ortada aydınlanmaya karşı bir siyasal gidiş varsa, aydınlanmayı engelleyecek yollar aranacaktır. Elbette aydınlanmanın önünü açacak kültürün, sanatın, felsefenin düşmanı olunacaktır. Çıkışını bu büyük tehditten duyduğu kaygının bir dışavurumu olarak açıklıyor.