‘Karartma Geceleri’...

17 Ağustos 2008 Pazar

 

Bir ara yazmayı düşündüğüm Anılarıma koymayı düşündüğüm başlık. Sanırım Erdal Öz’ün ölümünün hemen ardından, yarıda bıraktım. Başlığı ona telefonda söylemiştim; çok beğenmişti. Çok süründürme, kafanı topla ve en kısa zamanda yaz…”

Yazılamadı.

Bundan sonra yazılıp yazılamayacağını da bilmiyorum. O proje, sanki Erdal ile aramızda özel bir ti. İnsanların ölümüyle, ilk anda farkına varılamayacak kadar çok şey değişiyor. Hele benim için. Dönüp geriye baktığımda -yazılsaydı, belki bu da Anılarımın bir parçası olacaktı!- hayatımda başlangıcından bu güne yeterince ne kurumsallaşabildiğimi ne de profesyonelleşebildiğimi düşünüyorum.

Karartma Geceleri, sadece yaşamımdan kişisel vurgu taşıyan bir başlık değildi. Gerçi başlangıç satırları, öyleydi: Biliyorum, daha doğrusu, hatırlıyorum: Çocuk ‘karartma geceleri’nden hep korkardı -bu nitelendirme, yani ‘karartma geceleri’, çok sonra kullanıldı. Çocuğu izleyen yetişkinlik döneminde. Yetişkinlik, çocukluğun hemen peşinden gelmiş, gençlik’ atlanmıştı. Çok acele eden, gözü doymaz bir yetişkinlikti. Sırasını beklemek bir yana, çocukluğa erkenden, zorbaca el atmıştı, saldırmıştı. -Çocukluğun ırzına geçen bir yetişkinlikti…”

Birkaç satır sonra, bir çocukluğun karartma geceleri daha da somutlaştırılmış. Bir babanın eviyle ilişkisini iyice gevşetmesinin ardından yaşanan parasızlıkların zorunlu olarak getirdiği karanlıklar… “…Ev sahibimizin akşamları işten eve dönme saatlerinde ışığı kapatır, evde yokmuş gibi yapardık. Ev sahibimiz de aynı apartmanda yaşardı. O yüzden uğramaması, üşenmesi gibi bir şansımız pek yoktu. Adam kapıyı birkaç kez çalar, sonra evine çıkardı. Biz, ışığı yakmazdan önce, ne olur ne olmaz diye, daha yarım saat kadar beklerdik. Sonra yakardık. Ama yatana kadar geçen zamanda bu, yine de çok tedirgin, insanın içine sanki buz dağları salan bir ışık olurdu…”

Bunları o zamanlar birilerine anlatabilmiş miydim, hiç hatırlamıyorum; galiba anlatmayı istedimse de, başaramamıştım. Belki de anlatmıştım da, karşı kıyılaraduyuramamıştım.

Karartma Geceleri, yaşamımdan hiç silinmedi. Şimdi düşünüyorum da, belki geride kalan bütün bir yaşama, içinde yaşadığım ülkenin tanığı olduğum, kimi zaman odak noktalarında yer aldığım tüm toplumsal çalkantılarına karartma geceleri açısından, onların ağırlığıyla baktım. Ama işin tuhafı, bu yüzden gerçekleri göremediğimi veya çarpıttığımı da sanmıyorum. Bugün, yaşadığım ülkenin benim geçmişteki yıllarımla kesişen tarihine baktığımda ve ileriye yönelik bazı saptamalarım bağlamında beni karamsar diye nitelendirenleri düşündüğümde; ayrıca, bir zamanlar karamsardiye nitelendirilen görüşlerimin neredeyse tümünün sonradan acı gerçeklere dönüştüğünü göz önünde bulundurduğumda, aklımda şöyle bir soru beliriyor: Karamsar tahminlerim gerçekleştiğine göre, ta çocukluk yıllarında kalmış olan o karartma geceleri, tüm yıkıcı ve kalıcı etkilerinin yanı sıra, bana çok erken bir dönemden başlayarak kendine özgü bir gerçeklik duygusu da kazandırmış olamaz mı? Robert Musil, gerçeklik duygusunun yanı sıra bir de olasılık duygusununvarlığından söz eder. Bende bu tersine dönmüş, yani baştaki olasılık duyguları sonradan birer gerçekliğe dönüşmüş olamaz mı?

Benim kuşağımdan olan çoğu insanın hep paylaştığı bir umudu, ülkemizde ilerde her şeyin çok daha iyi olacağı umudunu ben çok erken yaşlarımda terk etmiştim. Acaba bunun nedeni, Karartma Gecelerinde yaşananların, yersiz ve temelsiz iyimserliklerin gerçeklikle, gerçeklere doğru yola koyulmakla bir ilintisinin bulunamayacağını yüzüme hayatın sayfalarıyla defalarca vurduktan sonra, bana zorla benimsettiği bir gerçeklik duygusu olabilir mi?

e-posta: [email protected]