Köşe Yazısı

A+ A-
Bağış Erten

Benim hâlâ umudum yok

7 Eylül 2016 Çarşamba

Gene Hackman’ın bir basketbol koçunu oynadığı Hoosiers filminin (Türkçe Kazanmak Arzusu adıyla oynadı) unutulmaz sahnesidir. Oyunculardan biri şımarıklık yapınca, onu kenarda tutar koç Norman Dale ve takım eksik kalınca yerine birini sokmaz. Sahada dört kişi vardır. Hakem soru işaretleriyle bakar. Net konuşur koç: Takımım sahada.
Filmde olunca epik gözüken bu tip tavırların gerçek hayatta karşılığını bulması o kadar kolay değil. Hepimiz kendi filmimizin başrolüne soyunup böyle tiratlar atmayı hayal ediyoruz, ama hayatın doğal akışı altımızdaki sahneyi hep sallıyor.
Futbol aslında sinemaya benzeyen bir spor malum. Kendi içinde sağlam bir kurgusu, kahramanları, epik zirveleri ile neredeyse her maç bir uzun metraja dönüşebilir. Ama tarihe tanıklık ettiğimiz hikâyeler biraz da doğal seleksiyon yöntemiyle geliyor. Bir sürü keçiboynuzu yiyoruz. Bir dirhem tada tutunuyoruz.
Sadece bu da değil. Pek çok kahramanlık gösterisi daha başlamadan yerle bir oluyor. En basitinden bir hatırlatma. İngilizlerin heykelini dikmelere doyamadığı Brian Clough’un Leeds United felaketini hatırlayın. Hem kitap hem roman olması boşa değil ama çoğu yenilgi bu kadar şanslı olmuyor.
Lafı A Milli Takım’a getirmeye çabalıyorum. “Yeni takıma.” Fatih Terim’in seçimlerine. Şimdilerde bol bol tartışıyoruz, öyle de olmalı ama ne olup ne olmayacağını biz belirlemeyeceğiz, tarih belirleyecek. Bu takım gerçekten bir dönüşümün öncüsü mü, yoksa teknik kadroyla bazı oyuncular arasındaki ego sürtüşmesinden çıkan bir B Planı mı? Kimse konuşmadığı için, hatta konuşacağını söylemesine rağmen sustuğu için, bilmiyoruz. Ama şunu iyi biliyoruz. Sahadaki sonuç ne olursa olsun, kaygı verici bir futbol birikimimiz var.
Aynı sakızları çiğnemekten bıktık, ama özetlemek de farz. Genç oyuncu yetiştiremiyoruz, yetiştirsek de oynatmıyoruz, oynatsak da geliştiremiyoruz, gelişseler de karakter sorunlarını aşamıyoruz. Ve hep aynı yerde gelip tıkanıyoruz.
Benim bu konuda yetkili olan herkesten, ki galiba adına futbol direktörü dendiğine göre en çok Fatih Terim’den tek beklentim var: Tek tek maçlar ve isimler falan umurumda değil, geleceğe dair umutlarım yeşersin istiyorum. Açık ve net: Şu anda Milli Takım’la ilgili geleceğe dair pek ümidim yok benim. İsimler, alternatifler, aktörler beni ne yazık ki o kadar da çok heyecanlandırmıyor. O kötü, alay konusu olan İngiltere Milli Takımı’nın bile geleceği nasıl diye daha çok merak ediyorum. Çünkü bizimki çok kişiye olduğu gibi bana da pek bir şey vaat etmiyor. Hal böyle olunca filmlerden fırlama kahramanlık hikâyeleri de beni kandırmıyor. Zaten filmler de bizi o kadar kandırmıyor aslında. Baştaki filme geri dönelim. Koç Norman Dale bakın filmin sonunda nasıl sesleniyor izleyicilere:
“Birbirimizi tanıyıp ve neler yapabileceğimizi göstermemiz lazım. Buradan sonra nereye gideceğimizi bilelim. Tamam mı? Takım, takım, takım. Beş oyuncu bir kişi gibi hareket ediyor. Kimse kimseden önemli değil. Asıl olan budur. Eğer yeterince emek koyarsan, hedefe doğru odaklanırsan skorborda yazanı kimse umursamaz. Bunu yapan herkes zaten kazanmıştır.”

Tekerrüre iptilayız
Tarihin sürekli tekerrür etmesinden illallah demiş olması gereken bir toplumuz aslında. Ama ne tarih yılıyor, ne de bizim tekerrür iptilamız. Bakın bu konuda bir zamanlar İslam Çupi ne demiş. Önce neredeyse 45 yıl evvel yazdığı bir yazıdan alıntı. Sonra da 25 yıl evvelki. Ne kadar az yol alıyoruz değil mi?

1974’e giderken aldı da bir yağmur
20 Nisan 1972
Millî takım konusuna karamsar uzanan her kaleme, Türkiye’de “bozguncu” derler... Şu ay-yıldız amblemini her cebine koyan yönetici ve teknik sorumluyu biraz sarsmaya kalksanız “üstüme varmayın tansiyonum fırlıyor...” diye raporu geri veriyor... Ben derim ki, Türkiye’de futbol çarkına, “dönsün de, nasıl dönerse dönsün” şeklinde üfürükler atılmaktadır. Yani ana işlerinden milyonlar kazanan bir kişinin, bir tavuk kümesinden 10 tavuğu her sabah tüccar gibi ortalıkta dolaştırmasına benzer, bizim futbolu dünyaya fırlatmak arzusu... İtibar olarak, klas olarak, krampon sesi olarak, bugünkü uluslararası baskülün dışına düşmüştür.

Ay-yıldızından başka malı olmayan takım
7 Eylül 1991
Tekmil ülke, ruhtan tam sakat olmuşuz. Milli maç günü ile milli maçın gün sonrasında öyle karakterden karaktere geçiyoruz ki, ruhsal sürat açısından bizi hiçbir psikiyatri rekortmeninin yakalaması mümkün değil...
Milli maç günü aklımıza oksijen tüpü tutmak yerine, futbol santimlerini hepimizin gayet de iyi bildiği bu takıma koca bir şamriyel pompası uzatıyoruz.
“En büyük Türkiye başka büyük yok” diye...
Maçın gün sonrasında ise insanlıktan istifa ile insafsızlık locasına çıkıp tekmil hançerleri gramofonlaştırıp aynı takıma cüce ilacı atıyoruz.
“En küçük Türkiye, başka küçük yok” diye...
Maçtan önce ideal kadro dedikleri tertip, maçtan sonra müterrip hatası...
Maçtan önce basın bir hayaller sektörü, maçtan sonra basın, kırılan bardak ve tabakları toplama fabrikatörü...
Türkiye’de top oynanır, futbol asla... Türkiye top oynama çağından futbol oynama dönemine sıçrayamamışsa, birbirimizle kapışmamızı, ulusal bir oyun havası haline getirelim de, evrensel maçlarda Milli Takımımızın ay-yıldızından başka hiçbir futbol zenginliği olmadığını da kabul edelim.
Dünyayı da futbolu da Türkler icat etmedi. Sadece üstünde oturuyoruz.
Futbolda yapamadıklarımızı yıllarca yaptık diye halkımıza yutturduğumuza göre, üstünde oturduğumuz yere layık olup olmadığımız da çok şüpheli galiba...

Tümü Bağış Erten - Son yazıları

Futbolun yeni gerçekleri 5 Eylül 2018 Çar
Bu sezon o sezon değil 2 Eylül 2018 Paz
Herkes biliyor 29 Ağustos 2018 Çar

Cumhuriyet Arşivi Gazete Kupürlerinde:

Fatih Terim