Nitelikli dindarlık mı, niceliksel dinbazlık mı?

12 Şubat 2017 Pazar

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2017- 2021 yılları için bir stratejik plân hazırladığını geçen hafta öğrendik. Bu plânda kaydedilmiş olan bazı tespitler ibretlik, ama beklenmedik değil.

Mesela Diyanet personelinde kurumsal aidiyet duygusunun da, “irşat dili”nin de zayıf olduğu sonucu çıkmış. İrşat, insanlara dine referansla doğru yolu gösterme, rehberlik etme demek. Anlıyoruz ki Diyanet personeli, günümüzün insanına hitap etmede, nüfuz etmede ve onu dindarlığa teşvik etmede yetersiz kalıyor. Kurum, bunu kabul etmiş.

Ayrıca Diyanet, üzerinde siyasi baskı olduğunu da kabul ediyor. Kendi dışında dernek ve vakıf adı altında kontrolsüz şekilde cami ve Kur’an kursları açıldığını, bu çerçevede hurafe ve bâtıl inançların yaygınlaştığını da vurguluyor.
Bunu, isterseniz, AKP Türkiye’sinde dinin zıvanadan çıktığının kabulü olarak da okuyabilirsiniz!..

Daha bir dizi tespit var ama kanımca bunların hepsinin belirleyeni olan daha temel bir sorunla da cesaretle yüzleşilmiş. Şununla:

“İlahiyat ve imam-hatip lisesi mezunu sayısı kontrolsüz/plânsız artıyor. Mezunların nitelik sorunu bulunuyor.”

Bu ve diğer tespitlere bir yandan “Günaydın” demek uygun olur!..

Diğer yandan, acaba Diyanet’in bu tespitlerini dinin dışından birileri yapsa neler olurdu diye de düşünmek gerekir! “Kontrolsüz şekilde cami inşa ediliyor” tespiti mesela. Laik kesimden biri bunu söylese ne olurdu acaba?!

Kendimden bir örnek vereyim! Gerçekten ihtiyaç olup olmadığına bakılmaksızın neredeyse her köşe başında (“kontrolsüzce”!) açılan camilerden makamsız şekilde bas bas bağırılarak, daha vahimi birbiriyle de eşzamanlı okunamayan ezanlar üzerine bir yazı yazmıştım. İbadete çağrının böylece nahoş bir gürültüye dönüştüğüne dikkat çekmek üzere, “Kakofonik ezanlar” başlığı altında.

Sonuç ne mi oldu?.. Kendinde din adına konuşma hakkı bulan bir kısım “dinbaz” zavallının, küfre meyyal beyinlerinde “kakofoni” sözcüğü ile çağrışım yapan bir başka (tahmin edebileceğiniz) “şey”e atıfla iğrençlikte zirve yaparak bana yönelik küçük ölçekli bir linç teklifinde bulunmaları oldu!..

İşte, Diyanet’in şimdi tespit ettiği “nitelik sorunu”nu biz, bu ve benzeri nice tepki ve tehditle yıllardır tecrübe ediyoruz zaten!..

Peki, bu neden böyle?

Bir kere işin kültürel altyapı ile ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Eğri oturup doğru konuşmak ve (“yerlioryantalizm” le suçlanmayı da göze alarak) tartışmaya açmak gerek: İmam-hatiplerden başlayarak ilahiyatlara ve Diyanet kadrolarına kadar Türkiye’de “din işleri”ne talip olanlar, yakın zamanlara kadar on yıllar boyunca, toplumun varlıklı üst ve orta sınıflarından, kentsoylu, kozmopolit kültüre sahip kesimlerinden çıkmadı.

Ekseriyeti itibarıyla yoksul, dar gelirli ve (şehirde yaşıyor olsun ya da olmasın) esasen kırsal kültürel altyapıdan gelen, kapalı-cemaat toplumsallığında yetişmiş, insana “homojen” (türdeş) bakan kesimlerinden çıktı. (Burada “cemaat”i dinsel anlamda değil, endüstrileşme- öncesi kırsal toplum formasyonu, yani “gemeinschaft” anlamında kullanıyorum.)

Bu nedenle Diyanet, kültürel-dinsel (mezhepsel) olarak heterojen, kozmopolit ve melez Türkiye toplumuna, üstelik bu niteliklerin insanlık halinin asli belirleyenleri olduğu küresel- postmodern dönemde hitap edecek yetkinliğe kadro itibarıyla ulaşamadı.

Bunu aşma yolunda çabalar yok demiyorum. Bu, hâlâ aşılamamış bir sorun diyorum.
İkinci ve yukarıda kaydedilenlerle bağlantılı olarak, niceliği nitelik sayma sorununa dikkat çekmek gerektiğini düşünüyorum.

Kırsal-cemaat toplumsallığı ve kültüründe gücün nitelikten değil, nicelikten geçtiği kanısı, algısı, kavrayışı hâkimdir. Toprağa (tarlaya-otlağa) sahip çıkıp korumak için de, “kan davası”nda galebe çalmak için de, ekonomik olarak ayakta kalmak için de sayı, böyle bir toplumsallıkta hayatîdir.

Bu kültürel koşullanmayla yetişmişliğin siyasetin en tepe noktasındaki tezahürü “En az üç çocuk” retoriği ise imam-hatiplerden Diyanet’in kadrolarına kadar açılan yelpazeye yansıyan tezahürü de sayısal, yani niceliksel büyümedir. (Bir başka yazım sebebiyle internette “Diyanet’in 100 bin kişilik ‘ordu’suna kafa tutan profesör” diye “lanse edildiğimi” de bu noktaya binaen zikredeyim!)

Nihayet, işin “Kemalizm”den ve laik toplumdan intikam alma yolunda rövanşist bir motivasyondan da beslendiğini düşünüyorum.

Yıllarca imam-hatiplere kapatma, sınırlama, engelleme politikalarıyla yaklaşmış bir resmi anlayış karşısında şimdiki iktidar, kendince geçmiş mağduriyetlerden intikam alma yolunda ha bire niceliğe oynuyor. İmamhatip mezununda da, ilahiyat mensubunda da, Diyanet memurunda da on yıllar boyunca birikmiş hıncın izinde, rasyonel değil duygusal itkilerle siyasi kararlar alınıyor ve kadrolar, kontenjanlar şişirildikçe şişiriliyor.

Kanımca tüm bunların sonucu olarak, artık Diyanet’in kendisinin de teslim ettiği üzere, “din ehli” açısından niceliksel olarak zirvede, niteliksel olarak dipteyiz.

Bu böyle de devam edecek gibi görünüyor.

Nereden mi belli?.. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun geçenlerde Antalya’daki bir açılışta devletin bu meseleye nasıl ve nereden baktığını gayet güzel yansıtan şu sözlerinden:

“Daha fazla imam hatip ortaokulu açacağız, daha fazla imam hatip lisesi de açacağız.”



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları