Köşe Yazısı

A+ A-

Her şeye dair...

22 Şubat 2017 Çarşamba

Sevgili arkadaşlarım Akın, Bülent ve Mıstık...

Silivri’nin soğuk odalarında sizi görmeye ilk gelişimde tedirgindim, hafif bir suçluluk duygusu gelip geçiyordu içimden. Siz içeridesiniz, biz dışarıda diye mi? Bilmiyorum. Oysa alışkın olmam gerekirdi. İlk kez demir parmaklıklar arkasında babamı gördüğümde altı yaşımdaydım. Ancak yüzünün göründüğü küçük pencereden onu görebilmem için kucağına almıştı annem beni. Sonra pek çok arkadaşımı ziyaret ettim Metris’te, Selimiye’de, Bakırköy’de, Ankara’da, Diyarbakır’da… Altmış yıldır değişen bir şey yok. Devlet yine aynı devlet...

Homo Deus’u okuyorum. Yarının kısa bir tarihi diyor kitabın kapağında. Eh zamanında yarına çok şey atfetmiş biri olarak ilgimi çekti tabii. Yazarın anlattığı bugünün gerçekliğini okudukça, şaşırtıcı şeyler bekliyor bizi, anlıyor insan ama kitaptan başını kaldırdığın anda Türkiye gerçekliği en çıplak haliyle karşında oluyor. Sanki ayrı çağlarda ya da ayrı dünyalarda yaşıyoruz.

Gerçi sizi görünce biraz rahatladım; hayata karşı haklı, mahpusluğunuzun haksız olduğunu bilmenin ferahlığı vardı üstünüzde. Her zamanki gibi kendinize değil, karşınızdakine odaklı olduğunuz, onu rahatlatmak, anlamak istediğiniz için ziyaretçiye yapacak pek bir şey kalmıyor zaten. Dışarıda olan ben değilim de sizsiniz adeta. Belli ki herkes için içerinin alanı, dışarıdan daha kısıtlı hale getirilemiyor. İnsan içsel olarak özgürse, onu zincirlemek kimsenin haddine olamıyor.

Kuşkusuz Silivri görevlilerini şaşırtan ziyaretçi kalabalığınızda, gelenlerin sevgi ve saygısının yanı sıra, size yapılan haksızlığa isyanlarının da payı var. Suçsuz olduğunuzu, içeride olmanızın tek nedeninin muhalif duruşunuz olduğunu biliyoruz. Size her gelen, aynı zamanda vicdanın ayaklanmış halidir.

Ben de size gelirken hem tepeden tırnağa isyan duygusuyla doluyor, hem ortak geçmişimize dair pek çok şey hatırlıyorum. Bazen yok canım öyle miydi diye kuşkuya düştüğüm oluyor, sorayım diyorum ama ne mümkün. Birkaç dakika ancak düşüyor hepimize. İnsan ne söyleyebilir ki birkaç dakikada, üstelik dediklerini not alan bir görevlinin yanında? İnsanın sevdiklerine herkesin okuyacağı bir mektubu yazması da kolay değil. Ne var ki anılar başkaldırdı bir kere. Anı bu, aklı dinlemez ki…

Ne mi hatırlıyorum size dair? Gençliğinizden bugüne getirmeyi başardığınız umudunuzu; yalnızca kendiniz için değil herkes için taşıdığınız özgürlük ve adalet talebinizi, işlek zekânızı, kavrulmasın diye hep diri tuttuğunuz merak duygunuzu, nasırlaşmasına izin vermediğiniz sevgi dolu, güvenilir kalplerinizi… Yaşadığı her günün sorumluluğunu yüreklice alan, hiç kurban rolünü seçmeyen; daima ama daima kendinden önce ötekini düşünen kaç kişi vardır? Siz bunu başarırken sıcak, sevecen, gülümsemesini de koruyabilen nadir insanlarsınız.

Sevgiyle döşenmiş yol

Hatırlıyor musunuz, 12 Eylül sonrasıydı, Birlik Büro ve Emek Büro bitişik binaların en üst katlarındaydı. Ayrı bürolarda, aynı yolda yürümenin coşkusuyla çalışırdık. Akşam vakti dışarıdaki koşuşturma bitmiş, bürolarımıza dönmüş olurduk. İki büronun çalışanları ve dostları terasta bir araya gelir, güneşin çekilmesini izlerdik. Gökyüzü sararır, pembeleşir, kızıldan mora, sonra karanlığa geçerdi. Bazen renklerin, bulutların dansına kapıldığımız için, bazen de o gün yaşadıklarımızın hüznüyle içimize çekilir, koyu bir suskunluğu paylaşırdık. Sık olmazdı öyle günler. Çoğunlukla saatlerce konuşur, bazen de incir çekirdeğini doldurmayacak şeylere kahkahalarla gülerdik. Okuduğumuz kitaplar, gördüğümüz filmler, gittiğimiz sergiler, mutlak doğrular, mutlak yanlışlar… O kadar işin arasında bütün bunlara nasıl zaman bulurduk? Gençlik işte, uyusan da olur, uyumasan da…

Bir yaz gecesi Çengelköy’de deniz kenarında yemek yemiş, sohbeti uzattıkça uzatmıştık. Belki on, belki on beş kişiydik. Aynı düşünceyi, aynı hayalleri, aynı duyguları paylaşan insanların başına sık sık geldiği gibi, hepimiz bir ağızdan konuşuyor ama herkes birbirini duyuyordu. Sohbet uzamış, şarkılar, türküler havada dalgalanmıştı. Sonra birden ayı görmüştük, Boğaz köprüsünün üstüne oturmuş gibiydi, kocaman gövdesinin sarı ışıkları geceyi aralamış, denizin üstüne vuruyordu. Biliyor musunuz ben ilk kez o gece, dolunayın batışının bu kadar muhteşem, bu kadar büyüleyici olduğunu fark etmiştim. Bakakalmış, kalkamamıştık. Sevgiyle, güvenle döşenmiş uzun bir yol bizimki…

Ve bugün yine döndük başa, haksızlık, hukuksuzluk diz boyu. İddianamenize yazacak ne bulacaklar merak ediyorum. Referandum rehineleri diyenler çok size. İzlediğiniz televizyonların, okuduğunuz gazetelerin çoğuna bakarak içiniz kararmasın. Anayasa değişikliği bardağı taşıran damla oldu. Toplum hareketlendi, daha çok kadınlar ve gençler yükseltiyor dalgayı. Bir yandan toplantılar yapılıp anayasa değişikliğinin ne getirip ne götürdüğü anlatılıyor, bir yandan haksız yere işine son verilen akademisyenlere öğrencileri, arkadaşları kürsü kurup ders anlatmalarını sağlıyor, bir yandan sadece evet diyenleri konuşturan yazılı ve görsel basına karşı boykot çağrıları yapılıyor. Bütün farklı kimlikleri kapsayan genişlikte, dipten gelen bir dalga bu. Her şey zıddıyla birlikte gelişir diye boşuna söylememişler, bu şerrin de içinden bir hayır çıkacak gibi görünüyor. O yüzden Homo Deus’u okuyun. İnsanlığın ortak geleceğine dahil olacağımız günler çok da uzak olmayabilir. Sevgiyle sarılıyorum.

Mebuse Tekay - Son yazıları

Her şeye dair... 22 Şubat 2017 Çar