Bağış Erten

Ajax, yetmişler ve özgürlük üzerine

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Sadece 10 yıl önce artık öldüğünden bahsediyorduk. “MP3’ler, dijital dünya varken ne plağı”ydı. Şimdilerde ise yeniden müzikseverlerin arzu nesnesi. Olgularla konuşalım. Geçen yıldan bu yana plak satışlarındaki artış yüzde 50’ye yakın. Ve şu sıralar İstanbul’un alternatif kültür semtlerinde mantar gibi plakçı açılıyor. Eski, efsane albümler yeniden plak olarak basılıyor. Pikaplar vitrinlerin baş köşesine konuyor. Sanki takvimler yeniden 1970’leri, 80’leri gösteriyor.
Sadece müzikte değil, sinemada da o günlere özlem var. Dönem filmleri/dizileri bir süredir ilginin zirvesinde. ABD’nin en büyük dizi yatırımcısı HBO ana dili Almanca olan 1983 Deutschland diye bir dizi yapıyor, yetmiyor devamını planlıyor. Yaklaşık on yıldır Türkiye zaten bunlarla demlenmiyor mu zaten? Çemberimde Gül Oya, Bu Kalp Seni Unutur mu, Seksenler... Bir başka veri de TRT’den. Kurumun son yıllardaki en (tek?) nefis işi olan TRT Arşivi neredeyse her gün sosyal medyayı kavuruyor. Gazetecilik de o günlerini arıyor. Trump sonrası silkinen ve atağa geçen araştırmacı gazetecilik akımı yeniden All The President’s Men (Başkanın Bütün Adamları) filmini izleyip Watergate Skandalı’nı ortaya çıkaran büyük gazeteciler Carl Bernstein ve Bob Woodward’a saygılarını sunuyor. Oscar’ı Spotlight filmi alıyor. Velhasıl tüm dünya yetmişli, seksenli yıllara şapka çıkarma derdinde. Çünkü o dönemin vazgeçemediğimiz bir sahiciliği, naifliği ve özgürlüğü var. İnsan haliyle özlüyor...

Peki nasıl oldu?
Kültür ve yaşam o döneme meyleder de spor bunun gerisinde kalır mı? Zaten bir süredir forma satışlarında hortlamışlardı, ortalık bir süredir CCCP formaları, retro göndermelerle dolmaya başlamıştı. Artık resmi kanallardan da yapıyorlar. Büyük kulüpler eski formalarının replikalarını satıyor. Arşivlik maçlar yeniden izleniyor. Sadece o günleri anlatan dergiler çıkıyor. Nostalji salgın bir hastalık gibi yayılıyor.
Aslında amacım “Ajax geri dönüyor” yazısına giriş yazmaktı, ama geçmişin girdabına kapıldım, bakalım nasıl bağlayabileceğim? Evet, Hollanda temsilcisi Ajax takımı yeniden sahnelere dönüyor, hem de ne dönüş! 25 yıl aradan sonra yeniden Avrupa finali oynayacaklar bu akşam. Peki nasıl oldu da oldu? Özlerine dönerek, asla durağan bir nostaljiye hapsolmadan, bugüne dair somut çıkarımlar yaparak, eskinin misyonunu güncelleyerek. Bugün Avrupa Ligi finalinde, yani Avrupa’nın en büyük ikinci kupası için Manchester United’ın karşısına çıkıyor Amsterdam temsilcisi. Kadrolarında tam 17 tane 21 yaş altı oyuncu var. 28 kişilik takımın yaş ortalaması 22. Bunların 14’ünü kendileri yetiştirdiler. Yani her şey el emeği, göz nuru.

Bunu hep yaptılar
Aslında bunu tarih boyunca yaptı Ajax. 22 yıl önce bugün 1994’teki efsane Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu da 20 yaşındaki Davids, Overmars, 17 yaşındaki Seedorf ve Kanu’yla aldılar. Ama sonrasında işler değişti. Büyük kulüpler artık yeni yetenekleri o kadar çabuk elinden kapıyorlardı ki eski günlerden uzaklaştı takım. Konsept dağıldı. Peki ne yaptılar? Önce bocaladılar. Sonra nihayet çıkış yolu buldular. Gelişen Hollanda Ligi, değişen mantalite üzerine bir de Peter Hosz gibi ufku açık bir zekâyla birleşince bu yeni Ajax çıktı karşımıza. Büyük bir Cruyff hayranı olan Hosz (Guardian’dan Jacob Steinberg’e göre Sarı Fare’nin yazılarını biriktirirmiş meğer) korkusuz ve cesur adımlar attı. Zaten akademisiyle ünlü bir kulübün gençlere güvenini tazeledi. Ve böylece ‘yeni Ajax’ Avrupa futbol podyumunda ‘kedi adımlarıyla’ yeniden zuhur etti.
Daha güzelini söyleyeyim: Bu Ajax basbayağı 1970’ler kokuyor. Başlarında cesur, akıllı bir teknik adam, ellerinde yetenekli gençler, yeniden dopdolu tribünler ve en önemlisi saha içinde oynadıkça özgürleşen bir takım. Yaratıcılığa açık, hücumcu, eğlenceli bir ekip. Tam 14 ay önce bu ekolün kurucusu Johann Cruyff’u kaybettik (efsane 14 numara giyerdi malum). O da 17 yaşında Ajax formasını taşıyordu. Ve tam 46 sene önce takımını arkadaşlarıyla birlikte Avrupa’nın zirvesine taşımıştı. 20 yaşındaki Krol, 19 yaşındaki Neeskens, 23 yaşındaki Haan ve 24 yaşındaki Cruyff’la. Asilikleriyle, saha içi ve dışında özgürlüklerine düşkünlükleriyle, bundan akıntıya karşı bir futbol konsepti yaratarak... 2016 Aralık ayında Türkçe çevirisi çıkan Brilliant Orange (Harika Portakal, İthaki Yayınları) kitabında David Winner, o Ajax ve Cruyff için şunu söylemişti: “Aslında bir sanatçı olduğunu anlayan ilk oyuncuydu Cruyff ve spor denen sanatın kolektifleştirilebileceğini bize ilk Ajax’ta gösterdi.
Bu yazı Ajax, futbol, futbolun özgürleştirici yanı ve 1970’lerin özgür ruhunun oyun üzerindeki etkisini anlatmak için tasarlandı. David Winner’ın nefis kitabında müthiş bir ustalıkla başardığı şeyi ne kadar başarabildim, pek emin değilim. Ama sanırım bu akşam hangi takımı tutmanız gerektiğini anlatabilmişimdir.  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Bu sezon o sezon değil 2 Eylül 2018
Herkes biliyor 29 Ağustos 2018

Günün Köşe Yazıları