Köşe Yazısı

A+ A-

Sahte demokratlarla gardırop Atatürkçüleri

14 Kasım 2017 Salı

Ülkemizde çok sık, çarpıcı örnekleriyle bir madalyonun iki yüzünde yer alır, aralarında hiçbir bağ olmadığı vitrininde, hem de neredeyse aynı zaman dilimleri içinde, geleceğimize de dönük, başımıza çok büyük ortak dertler açarlar... 12 Eylül’ün ilk haftası içinde, Özal’ın sözcüsü Pakdemir’li 24 Ocak Kararları doğrultusunda, ekonominin düze çıkarılması için ilk iş olarak gelir dağılımı, ücretlerde bozulan piramidin düzeltileceğini duyuruyordu. Özal, işveren konfederasyonu yöneticiliğinden 12 Eylül darbe yönetiminin ekonomik danışmanlığına terfi etmişti.
Cuntanın ilk konsey kararlarıyla, grevlerin yasaklanması, DİSK’in kapatılması, sendikalarının yönetimlerinin kayyımlara teslim edilmesi, tavandan tabana yöneticilerinin gözaltı, işkence, üç yıl sürecek tutuklulukları sağlanmıştı... Türk-İş’in bir kısmı iç yazışmalı sıkıyönetim kararlarıyla fiilen sendikal faaliyetlerden koparılıp teslim alınması ile yetinilmemiş, işçinin yılların birikimi kıdem tazminatları hakları bir gecede ağır tırpanlanarak işveren kasalarında bırakılmış, sözleşme yenileme hakları, darbe yönetimi denetiminde tahkim sistemine devredilerek, sadece ücretlerin değil, kazanılmış hakların geri alınmaları hızlı sürecine geçilmişti...
Türkiye için lüks ilan edilen 1961 Anayasası, 63 sendikal, 212 basın özgürlüğü.. başta pek çok yasayla, demokrasiye, sosyal devlete, sola, özgürlüklere açılım düzenine, 12 Mart ile gelen acılı, ağır bedelleri olan tırpanlamalar, örgütlülüklere, kitlelere ödetilen bedeller yetmemişti. 12 Eylül sabahı otostopla gazeteye Cağaloğlu’na gitmemde yardımcı olan sivil görevliler kendilerince dostça uyarıda bulunurken 12 Eylül’ün 12 Mart’a benzemeyeceğini, uzun soluklu 7 yıllık süreçten söz etmişlerdi. 12 Eylül anayasasına giren, Konsey yönetimine kalıcılık kılan 7 yıllık geçici maddeleri önceden biliyor olmalıydılar.
Çok çıplak Demirel sivil iktidarında 24 Ocak Kararları’nın istenilen acımasız boyutlarda uygulanabilirliği, ülkenin güçlenmiş sendikal, sol siyasal, toplumsal örgütlülükleri içinde gerçekleştirilemeyeceği içindir ki, 1 Mayıs 1977 provokasyonu en çarpıcı örnek, bir dizi terör de içinde provokasyon çatışmacılıklarla 12 Eylül darbesiyle, küresel proje artı darbe gücüyle, ülkenin yürüyüş rotasına yön değiştirilmişti. Bir yüzünde 1983 sonrası sivil iktidarlara geçişte, aynı modelin güçlü temsilcisi Özal’a, “askerlerin adaylığını veto ettiği lider” elbisesi giydirilerek sivil lider, parti başkanı kimliği verilmesi vardı. Diğer yüzünde kelimenin tam anlamıyla gardırop Atatürkçülüğüne sığınmış askeri darbe yönetimi, Gülen Cemaati, siyasal İslamın kollanmasında, eğitimi, çocukları içine katarak, solculuğu yıkmak adına katkılarda bulunmuşlardı.

***

Bu gerçekliğini kimselerin yadsıyamayacağı gelişmeleri, bugünkü yaşadıklarımızla tersine gibi görülen çarpıcı benzerlikleriyle anımsamadan edemedim... 16. yılına giren iktidarlarının yaşanmış bir 13 yıllık sürecinde Gülen Cemaati ortaklığı ile alınmış, yürünmüş yollarda, askeri darbe hem de gardırop Atatürkçülerinin katkılarını yadsıyabilir miyiz? Amerika odaklı, AB destekli “ılımlı İslam, yeni Osmanlıcılık” olarak biçilmiş kaftanla İktidarları yürüyüşü projesi, dünya dengeleri içinde yürüyemez olarak rafa kaldırılınca, değişime uyum sağlanamadı. Ortadoğu’daki yeni paylaşım haritaları, çatışmalarına onay veremeyecek noktaya düşen Liderlik ile Amerika merkezli dünya çapında örgütlenmiş Cemaat’in yolları 17 Aralık vitrin keskin çatışmacılığa evrildi. Sivil otoriterleşmenin içinden sivil darbe ile yeni otoriterleşmeye geçiş sağlanamayınca, milat ilan edilmiş 17 Aralık çatışması yetmeyince gündeme TSK’nin bulaştırıldığı FETÖ’cü darbe girmişti.
Laik Cumhuriyet rejimi, kurtuluş, kuruluş savaşları destanlarının kazanımları, Atatürk devrimleri hedef tahtasına oturtulmuş, siyasal İslamcı kimlikli örgütlenme, inanç sömürülerek, Mısır-Mursi-Rabia işaretleri simge kılınarak yürünmek istenen yolda Liderlik gücüyle, yeni Ortadoğu gelişmeleri, dengelerinde yürüyebilmenin çaresi kalmadığında, Atatürk’ün öldüğü gün milat yapılarak, Atatürkçülük vitrinine sarılmak, gardırop Atatürkçülüğünün ta kendisi değil mi?