Üstün Dökmen

Sultan Vahdettin ve Stockholm sendromu

26 Kasım 2023 Pazar

Bir sultanın, bir devlet başkanının adının Stockholm sendromu ile birlikte telaffuz edilmesi kulağa ve akla ters geliyor. Ancak tarihe baktığımızda hemen herkesin birtakım insani reflekslerle bu sendromu sergileyebileceğini görürüz. Önce Stockholm sendromunu hatırlayalım.

STOCKHOLM SENDROMU

1973’te Stockholm’de bir grup soyguncu bir bankada dört kadın görevliyi altı gün boyunca rehin aldı. Kadın rehineler soygunculara sempati beslediler, onlarla işbirliği yaptılar, kurtarıldıktan sonra onların avukatlık ücretini ödediler hatta bir tanesi soygunculardan birisiyle evlendi. Psikiyatrist Nils Bejerot bu olayı “Stockholm sendromu” olarak tanımladı. Bu tanımlama, bir ruhsal hastalığa işaret etmese de kabul görmüştür. Zaten günlük yaşamda böyle durumlara, “celladına âşık olmak” denilirdi.

Stockholm sendromu, yalnızca soygunla ilgili değildir, günlük yaşamda zorbalığa maruz kalan pek çok kişide ortaya çıkabilir. Söz konusu sendromda, kötü bile olsa güçlünün yanında yer alıp nemalanma, ona yaranarak hayatta kalma isteği söz konusudur. Mağdurlar bazen kendilerini korumak için zorbanın yanında yer alırlar bazen de zorbanın kendilerine yönelik en küçük olumlu davranışını önemli bir ikram olarak algılayıp ona sempati duyarlar. Sonuçta mağdur zorbayı müttefik olarak algılar. Bence bazı kadınların, “Kocam değil mi, sever de döver de” demesi söz konusu sendromun tipik bir belirtisidir.

SULTAN VAHDETTİN’DE STOCKHOLM

Tarihteki olayları, kişileri suçlamadan bir bütünlük içinde ele almakta yarar vardır. Birinci Dünya Savaşı sonunda Müttefikler, İngilizler başta olmak üzere İstanbul’u işgal etmişler, Yunanistan’a da Anadolu’nun bir kısmını işgal ettirmişlerdi. Yani başkentini ve topraklarının bir bölümünü zorbalıkla Osmanlı’nın elinden almışlardı. Ancak bu durumda dedelerimizden bazıları işgalcileri destekledi. Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul gazeteleri ısrarla, Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının beyhude uğraştıklarını, İngilizlere karşı çıkmanın aptallık olduğunu yazdılar. Hatta Kurtuluş Savaşı bittikten sonra İngiliz mandası olmamız gerektiğini savunanlar oldu. Kalbi ve aklı ne demiştir bilemeyiz ama ne yazık ki davranışlarıyla Sultan Vahdettin de bu İngiliz sempatizanları arasındaydı.

Sultan Vahdettin de bazı vatandaşları gibi işgalcilere sempatiyle bakmış, onların isteklerini yerine getirmiş ve sonunda onlara sığınarak ülkesini terk etmişti. Bu durumda toplumun bir kısmının, bazı gazetecilerin ve sultanın, bir tür Stockholm sendromu sergilediğini düşünebiliriz. Aslında bizdeki sendrom İsveç’tekinden daha vahim bir durum arz eder. Çünkü soygunculara sempati duyan bankacılar bankanın sahibi değillerdi, sadece birer çalışandılar. Oysa padişah dahil Osmanlı’daki İngiliz sempatizanları ise bu ülkenin sahibiydiler. (Tarih boyunca Osmanlı’da mülk padişahın malı sayılmıştı. Babaları ölen şehzadelere ulaşan haberciler onlara, “Şehzadem, gel, mülkünün başına geç” derlerdi.) Yani Osmanlı’nın son döneminde, İsveç’tekine kıyasla çok daha hayret ve üzüntü veren bir tablo ortaya çıkmıştır.

Son Bizans İmparatoru ülkesini işgal edenlerle işbirliği yapmamış, teslim olmamış, savaşarak ölmüştü. O bir kahramandı. Keşke Sultan Vahdettin de işgal kuvvetlerine ateş edip Hasan Tahsin gibi şehit edilseydi.

Neyse, geçmişi geçmişte bırakalım, yazdığım bir tiyatrodaki son cümleyi tekrarlamak istiyorum: “Padişaha rahmet, halka cumhuriyet.”



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları