Yalçın Tosun'dan “Bir Neden Sunuldum”

“Bir Neden Sunuldum” Yalçın Tosun’un dördüncü öykü kitabı. Yazar, bu kitabında da çocukluk yaralarını, aile kurumunu, ergenlikten yetişkin bireye olan yolculuğu ve bastırılan cinselliğin odağında edebiyatındaki çıtasını biraz daha yükselterek okuruyla buluşturuyor. Tosun'la kitabını Sibel Oral konuştu; Özkan Ali Bozdemir de bu sohbete bir değerlendirme yazısıyla katıldı.
Yayınlanma tarihi: 18 Kasım 2015 Çarşamba, 16:08

[Haber görseli]Yalçın Tosun'dan “ Bir Neden Sunuldum”

'Kendi kıyılarımda yüzmeye devam ediyorum'

-“Sâre Hanım herkesi, her şeyi anlayabildiğini sanıyordu. Anlayamazsa ölecekmiş gibi geliyordu hatta. Ne tuhaf. Oysa anlamaktan da ölebilirdi insan. Fazla anlamaktan ölebilirdi.” Buradan yola çıkarak Yalçın Tosun’un öykü karakterleri ile “anlamak” bağlamında nasıl bir ilişkisi olduğunu sormak istiyorum…
-Onların birçoğu geç de olsa cesur davranmayı biliyorlar gibi geliyor. Anlamak cesaret ister çünkü. Anlıyorlar ve ondan sonra bunun acısını çekmeye başlıyorlar. Ben onları anlıyor muyum, bazen hemen bazen biraz zaman geçince. Şunu söyleyebilirim ki hiçbirini yargılamıyorum onların ama genelde beni şaşırtmayı biliyorlar. Hep dediğim gibi, bitmeyen o şaşırma duygusu benim için yazma eylemi bu kadar keyif verici olmazdı.

- Şöyle devam edeyim; Peki okurun senin öykü kişilerini anlaması? Senin öykülerindeki hiçbir şeye şaşırmıyorum, mesela Fesleğenler öyküsü… Mesela Kiraz'ın Kokusu... Sanıyorum bu senin öykü kişilerinin okuru hemen dünyasına alabilmesinden kaynaklanıyor. Onu anlayabiliyorum. Yargılamıyor, ayıplamıyorum mesela.
- Bunu duymak bir yazar için çok sevindirici. Son tahlilde kurduğunuz dünyanın ikna edici olmasıyla ilgili biraz. Ben onlara inanıyorum, sanırım okurların inanması için ilk sebep yazarın inanması. Ondan sonrası biraz çorap söküğü gibi geliyor.

“NEDENLERİ, NASILLARI KURCALAMAYI SEVMİYORUM”

- Özellikle çocukluk dönemleri ve aile ilişkileri ama bunların paralelinde de cinselliğin yaşanışı ve yaşanamayışı üzerine yoğunlaşıyorsun. İlk kitabından bu yana mesele edindiğin bu konular ya da insan halleri üzerine yoğunlaşmanın belli başlı nedenlerini biraz anlatmanı istesem…
- Yazdığımız şeyleri seçemiyoruz ama sezebiliyoruz, dert ediniyoruz. Neden bunları dert edindim de başka şeyleri edinmedim? Bunun yanıtı binlerce şeyde gizli muhtemelen. Nedenleri, nasılları kurcalamayı çok sevmiyorum konu yazı olunca. Ama şunu söyleyebilirim: Her yazar okumak istediğini yazar deyişinde olduğu gibi, aile meseleleri, cinsellik ve dolayları, çocukluk ve ergenlik hem edebiyat hem sinema da benim her zaman daha çok ilgimi çekmiştir. Yazdığımda da bunların dökülmesi doğal geliyor bu yüzden.

- Hem öykülerinden hem de kendi gözlemlerimden yola çıkarak çocukluğun iyileşemeyen bir yara, cinselliğin ise her ne kadar bastırılırsa bastırılsın ve belki zaten bastırıldığı için hastalıklı bir hale geldiğini düşünüyorum...
- Çocukluk bir yaraysa eğer, kabuğunu sürekli kaldırmak benim hoşuma gidiyor. Genelde yazarlar için ilk kitaplarında çocukluklarıyla yüzleşir derler. Benim için çocukluk ve çocuklar her zaman çok önemli bir konu oldu ve olacak, yani ilk kitapla birlikte rafa kaldırıp koyamadım. Cinsellik ve bastırma meselesiyse Doğu kültüründe çok daha yaygın olan bir şey ve birçok sorunun kaynağında yatan temel neden. Bir şeyi ne kadar derine gömerseniz yüzeye çıkması o kadar sancılı olur.

- Bu kez öykülerini okurken Leylâ Erbil’in kadın ve cinselliğe dair metinleri geldi aklıma. Senin yaptığının da onunkine benziyor edinilen mesele açısından. Ne dersin?
- Olabilir, bunu edebiyat eleştirmenleri ve yorumlayanlar daha iyi bilir. Ben nasıl duyuyorsam öyle yazmaya çalıştım. Aslında kadın cinselliği erkek cinselliği diye süzerek de yazmıyorum. O öykü kişisi erkek olsaydı, ne, nasıl değişirdi öyküde, düşünülesi bir konu bu. Kadınlar benim için daha renkli ve erkeklere göre çok daha zor bir dünyanın kahramanları, o yüzden onları biraz daha kayırıyorum, daha çok yer veriyorum öykülerimde. Ama şunu ekleyeyim: Bir erkek olarak, kadın karakterlere ve dünyalarına girerken herhangi bir tedirginlik duymuyorum çünkü yazan kişi bence birçok şeyden olduğu gibi o en korkunç hapishane olan cinsiyetinden de mümkün olduğunca soyunmalıdır, en azından masadan kalkana kadar.

“BAZEN SERT, BAZEN DAHA YUMUŞAK...”

- Bir ara IAN Edebiyat için Bir Novella’nın Tefrikası’nı yazıyordun. Öykü yazmakla o tefrikayı yazmak arasında disiplin olarak nasıl bir fark var?
Her ay bir kısım yazdım evet, sonuçta 10 kısımdan oluşan ilk bölüm ortaya çıktı. Zor ama keyifliydi. Öykü yazmaktan farklı, daha çok şeyi akılda tutmak ve uzun soluklu çalışmak gerekiyor. Aslında oturup bitirene kadar başından kalkmamak, araya başka metinleri almamak gerek, ara verdikçe zorlaşıyor novella. Öyküdeyse bitirdikten sonra daha çok vakit harcıyor insan. Pişme süreci daha uzun sürüyor.

- Ne olacak peki o novella? Yayımlayacak mısın?
Kafamda büyük ölçüde bitti, ikinci bölümünü yazmaya başladım. Bitince bakacağım, içime sinerse yayımlayacağım, yoksa öyküye devam. Çünkü onlar akmaya devam ediyor bu süreçte.

- Semih Gümüş “Bir Nedene Sunuldum’da anlatıcı daha çok öne çıkıyor” demiş, yanıt ve yorum hakkını buradan kullanmanı ve nedenlerini anlatmanı istesem…
- Tek tek tüm öykülerde olmasa da, bazılarında çıkıyordur, olabilir. Çok farklı teknikleri denedim kitaptaki yirmi öykü boyunca. Aslında biri diğerine pek benzemiyor. Anlatıcının ortaya ya da öne çıktığı öykülerdeyse bunu bir yabancılaşma katmanı olarak kullanıyorum ve bu kırılmalar öykünün dokusuna başka renkler katıyor bence. Bazen sert, bazen daha yumuşak ama başka renkler.

- Bu dördüncü kitabın. İlk kitaptan bugüne neler değişti sence edebiyatında?
- Bunu benim tahlil etmem çok zor. Ne kadar doğru onu da bilmiyorum. Bazen sert, bazen rahatsız edici, çoğu zaman hüzünlü ama gülmeyi de seven öyküler yazdım gibi geliyor bana. Biçimi değişken olsa da öz açısından benzer sularda yol aldım. Ne de olsa o suları seçemez yazar, o suyun içine doğar. Ben de rengi, kokusu, dalgası ya da durgunluğu değişse de kendi suyumda yüzmeye devam ediyorum.

Bir Nedene Sunuldum/ Yalçın Tosun/ Yapı Kredi Yayınları/ 136 s.

[Haber görseli]'Tehlikeli' konular

Özkan Ali BOZDEMİR

Yalçın Tosun, ilk kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler dahil olmak üzere başından beri benzer hayatlar yaşayan karakterlerin karmaşık ilişkilerini anlatarak onları ‘öteki’ kalıbına sıkıştırmaktan kurtardı ve böylece insana ait olan tüm duyguların temelde aynı paydada yer aldığını vurguladı. Yazarın öykü evreninde önemli ölçüde yer eden bu ilişkiler her ne kadar uzağında olmadığımız bir dünyanın izlerini taşısa da bizler, kurmacanın içinde üstlendiğimiz etken ve edilgen roller sonucunda meselenin dışına çıkabiliyor ve bu durumu içselleştirme gereği duymadan da kavrayabiliyoruz. Beklentilerin dışında gerçekleşen her sonuç için bir ‘neden sunma’ endişesi duymamız, toplumsal olarak en büyük refleksimiz belki de. Farklı fikirlerin, farklı hislerin ve farklı tercihlerin neticesinde bir neden sunulması, böyle bir ihtiyacın hissedilmesi, oysa ki çoğulcu kitlenin azınlığa dayattığı bir şartlanma beklentisidir. Yazarın kitap ismi için uygun gördüğü Bir Nedene Sunuldum ifadesi, bu anlamda edilgen azınlığın, etken çoğunluğa karşı bir cevabı olarak da okunabilir.

Bir Nedene Sunuldum’da yer alan yirmi öykünün neredeyse tamamında gizli cinsellik dürtüsünün insan psikolojisi üzerindeki etkileri konu ediliyor. Erotizmin karşı konulamaz gücüyle hareket eden karakterler, bu dürtünün tetiklediği davranışlar sonucunda yalnızlığa bağlı çaresizlik, sevgisizlik ve dışa dönük bir yaşamla karşılaşıyor. Tabii burada sözü edilen erotizmi öykü bütününde değerlendirdiğimizde, karakterlerin yaşadığı açmazlar daha net anlaşılıyor. Yalçın Tosun öykülerinde yalnızlığı, duygu karmaşasını, bireyler arası veya aile içi iletişimsizlik meselesini irdelerken erotizmi aslında bir dekor olarak gösteriyor okuyucusuna. Kitabın en güçlü öykülerinden biri olan “Bir Berber Hikâyesi”, baba-oğul arasında yaşanan gerilimli ilişkiyi yine cinsel dürtüler vurgusuyla anlatması açısından iyi bir örnek. Bu öyküde, geçirdiği bir trafik kazası sonucunda belini inciten ve tahta bir zemin üzerinde yatmak zorunda kalan babanın, küçük tuvaletini mecburen su bidonuna yaptığını ve bu bidonu temizleme işini de çocuğun üstlendiğini okuyoruz. Bu kapalı etkileşim, öyküde baba ve oğlu arasındaki en doğrudan ilişki biçimi olarak göze çarpıyor. Çocuğun anlatıcı olarak yer aldığı öyküde, babanın tuvaletini yaparken ve pis su bidonunu oğluna temizletirken aldığı gizli haz ve tatmin duygusunu, ilişkilerindeki tehlikenin bir parçası olarak görmek mümkün. İlerleyen sayfada yer alan berber sahnesiyse öykünün kırılma noktası. Babasının isteğiyle saçlarını üç numara kestirmek üzere berbere giden çocuk, berberin tıraş esnasında ona karşı duyduğu yakınlık veya belli belirsiz tacizle bambaşka hislerin içine sürüklenir. Yanağının okşanması, başka biri tarafından 'güzel' bulunması; çocuğun algısında yer etmiş baba ve otorite kavramlarını bir kez daha sorgulamasına sebep oluyor. Üstelik berber saç kesimindeki tercihini, ona daha çok yakışacağını düşünerek “alabros”tan yana kullanınca, çocuğun kafasındaki kırılmaz baba figürü ansızın yıkılıveriyor. Çocuk bu durumun kesin ayrımına varamamış olsa da berberin buradaki tavrı, çocuğun algısına dayatmacı ve aynılaştıran otorite düzenini sarsmaya yönelik bir hamle olarak sızmıştır diyebiliriz.

EROTİZM YA DA VAR OLUŞ MESELESİ

Öykülerin neredeyse bütününe yayılan erotizm dalgası, bazen psikolojik bir rahatsızlığa, bazen nedensiz pişmanlıklara bazense kimlik bunalımının yol açtığı var oluş meselesine kadar uzanıyor. Yalçın Tosun, insan doğasının karakteristik özellikleri veya ruhsal çöküntülerini kaleme alırken, erotizmin yaydığı o sihirli güçten hayli faydalanıyor. Öykülerinde bıçak sırtı hayatları ve onların çıplak yansımalarını anlatırken, ortaya çıkan dünyanın sertliğini erotizm dekoruyla yumuşatıyor da diyebiliriz. Kitabın bir başka güçlü öyküsü olan “Tarazlı”da, içinde bulunduğu ortama uyum sağlayamayan bir bireyin resmi çiziliyor. Henüz ergenlik dönemlerinde olan bir grup öğrenci kendi aralarında, okullarının beden eğitimi öğretmeni hakkında konuşurlar. Konuşmanın ana maddesi, hâl ve hareketleriyle garip davranışlarda bulunan beden eğitimi öğretmeni, Sâhi Bey'dir. Delikanlılar öykü boyunca Sâhi Bey'in çoğu öğrenciyi taciz ettiğini, zaten bakışlarının ve yürüyüşünün normal olmadığını, ki isminin bile bir tuhaf olduğunu belirtirler. O toplulukta sessiz kalan ve fikrini belli etmeyen tek öğrenci vardır, Eren. Suskun kalmasının en büyük gerekçesi sesindeki o rahatsız edici tarazdır. Arkadaşlarının aksine henüz ergenlik dönemine ulaşamamış bir çocuk olarak konuşmaya dahil olmaz Eren. Oysa onun da anlatacak hikâyesi vardır. Sâhi Bey'in bir gün öğrenci tuvaletine girdiğini, Eren'i yalnız bulduğunu, yanındaki pisuvara yöneldiğini ve Eren'i belli belirsizce süzdüğünü henüz kimseye açıklamamıştır. Ancak sessizliğini bozmaya karar verir. Tüm dikkatleri üzerinde toplamak istercesine ve sesindeki taraza aldırmadan, Sâhi Bey'in kendisini tuvalette sıkıştırdığını, ona zorla aletini gösterdiğini ve bir yandan da dudaklarını yaladığını söyler. Bilinç altından sızan yasaklı duygularını henüz keşfedemediği kimliğinin bir belirtisi olarak ortaya sermiş, bu sayede dışlandığı ortamın gözdesi olmayı başararak kendini diğerleri gibi var edebilmiştir.

Bir Nedene Sunuldum’da yaşadığımız, görmezden geldiğimiz ama varlığını inkâr edemeyeceğimiz hayatları, gerçeğin bütün renkleriyle açıkça ortaya seriyor Yalçın Tosun.
Konuşmaktan korktuğumuz konular, oysa konuşunca daha tehlikeli…

A+ A-