Kapat
A+ A-

Suzan Samancı'dan 'Koca Karınlı Kent'

Suzan Samancı’nın Diyarbakır’da yazmaya başlayıp İsviçre’de tamamladığı romanı “Koca Karınlı Kent” göçü, hasretliği, aşkı ve bütün bunlarla büyüyen çocukların gözünden yaşanan açmazları anlatıyor.
Yayınlanma tarihi: 04 Kasım 2016 Cuma, 15:04

Acının labirenti

Çocuk, her yerde bir şekilde çocuk kalıyor: Sakin ve huzurlu bir kentte de savaşın ve acının ortasında da. Kendisini avutacak, yaşadığı korkuyu üstünden atacak bir yol buluyor. Hiç bilmediği bir karanlığa yollanırken bile bu halini bir şekilde koruyor. Çekilen sınır ve orada hayatı kısıtlayan şeylere karşı çocuk aklıyla direnebiliyor. Belki de Suzan Samancı’nın Koca Karınlı Kent’te “Sınır boyu karanlıkları başka karanlıklara benzemez” derken kastettiği şey buna karşılık geliyor; orada oyunlar, oyuncaklar ve insanların birbirine bakışı farklı…

 

KİMLİĞİMİZ OKUNUYORDU YÜZÜMÜZDEN…”

Samancı, anlatmaya oradan başlıyor: Karanlık sınır noktası, çocukluk, oyunlar ve bu oyunların başka yerlerdeki çocuklarınkinden hayli ayrı olduğu… Yazarın anlatıcı kahramanının ninensin gözünden de bakıyoruz bu karanlığa ve çocukluğa.

O karanlık ve adı konmayan ama tahmin edebileceğimiz sınır bölgesindeki acılar, bir anlamda dağı taşı altın kente göçü zorunlu kılarken anlatıcının babası ise memleketine dönmek için ant içiyor.

Ninenin sık sık bahsettiği vicdan, göçülen büyük kentte parayla örtülen, köreltilen ve yok edilen bir şey haline gelmiş. Bunu en iyi eski tanıdıklar sayesinde anlıyorlar. Elbette başka bir sorun daha var: Kimlik. Aile, geldiği yerden göç ettiği kente bunun ağırlığını da sırtlanarak yollanıyor. Bu kez görünmez tel örgülerle çevreleniyor etrafları.

Samancı’nın el attığı veya sözcükler aracılığıyla kurcaladığı sorun, bir yerden diğerine gidişin çok ötesinde; geldiğin kentte de memleketinde de insan kalabilmenin koşullarını tartışıyor biraz da. Kötülüğün sıradanlaştığı ve bunu neredeyse kimsenin umursamadığı bir dünyada vicdandan ne kadar söz edilebilir? O vicdan ki insan olmanın ilk koşulu değil mi? Samancı, hem çocukların hem de büyüklerin gözünden ilkin oraya odaklanıyor. Kimlik konusuyla vicdan meselesinin at başı gitmesi bu yüzden belki de. Yazarın anlatıcı kahramanı bunu cümlelere döküyor: “Biz nereye gidersek gidelim kimliğimiz okunuyordu yüzümüzden. Çocuklarınız taş atıyor, kadınlarınız iyi zılgıt çekiyor ve iyi koşuyorsunuz diyorlardı.”

Samancı’nın anlattığı hikâyenin bir başka yönü de hep çocuk kalmayı düşlemekle büyümek arasında sıkışıp kalmakla ilgili. Konu, henüz bir çocukken ağır yükümlülükler altına girerek bunun altında ezilme tehlikesiyle yüzleşmekle de bağlantılı. Böyle değerlendirdiğimizde, kitabın hayatla; bazen görmezden geldiğimiz gerçeklerle olan temasını keşfediyoruz. Kısacası, bir savaşın her zaman peşinden sürüklediği çocuklar ve onları erken olgunlaştıran koşullar söz konusu.

Sadece buraya yoğunlaştığımızda kitaba haksızlık ederiz çünkü aidiyet duygusunu canlı tutma uğraşı da yansıyor satırlara. Deyişler, yerel ağız, sınır boyu kültürüne özgü kimi konuşma ve diyaloglar, romanın tamamına yayılmış durumda. Haliyle memleketle göçülen yer arasında beliren çelişkiler de... Samancı’nın kahramanları, özellikle de anlatıcı ve ninesi bu anlamda daha ön planda. Kalıpyargılar, olağan suçlular, kendini aklamaya çalışanlar ve sadece insan kalmaya çabalayanlar da cabası. Bu tanıdık bir hikâye fakat ne kadar farkında olduğumuz tam bir muamma.

Samancı’nın anlattığı ayakta kalabilme, yaşama, birbirini anlama, kavgaya tutuşma, âşık olma ve hayatın akışına karşı dimdik durabilme halleri, kitabı âdeta bir başkaldırı romanına dönüştürüyor. Okulda, günlük yaşamda, evde ve çalışma hayatında “yabancı” olarak konumlanan insanların, yabancısı olduğu bir kültürde tutunma çabası bu: Koca bir kentin gürültüsüne karışan ya da orada kaybolmaya yüz tutanların sesi… Ancak buna rağmen pes etmeyen insanları karşımıza çıkarıyor yazar.

 

BÜYÜK KENT, KÜÇÜK DÜNYA

Geldikleri kente de şekli ve silahları değişen bir savaş hâkim. Samancı’nın kahramanlarının buna dâhil olmaması ise imkânsız. Burada karşılarına dikilen soru şu: Vicdanlarına kibrit suyu dökülenler gibi mi olacaklar, yoksa insan mı kalacaklar? Yazar, bu ikilemi anlattığı veya hissettirdiği satırlarda, herkesin kendini ve karşısındakini tanıma uğraşına da yer veriyor. O uğraşa, kimliğini açıklamak isterken susmak da yakın geçmişteki travmaları hatırlamak ve hayata isyan bayrağı çekmek de eklemleniyor.

Yabancısı olunan kentte tutunmanın yollarından biri de tanıdıkların ve eski yüzlerin yakınlarında bulunmak. Samancı’nın kahramanlarının, koca karınlı kentte giriştiği şeylerden biri de bu. Zaman geçtikçe alışırlarmış gibi geliyor ama orada bulunmaktan hoşnut olmadıklarını da anlıyorlar. Kentin büyüklüğüyle dünyanın küçüklüğü birbirine karışırken ortak bellekte saklanan hikâyeler hortluyor kimi anlarda: Koca karınlı kentte yolunu kaybederken memlekette kaybedilenleri anımsıyorlar. Hatırladıkları bir başka şeyi Bayzar isimli karakter dillendiriyor: “İnsan insanı çözdüğünü sanır ama çözemez, insan dipsiz karanlık bir kuyudur.” Mevcut çözümsüzlüğün farkında olduklarından, herhangi bir terslikte bile kendilerini suçlu hisseden bir aile var karşımızda. Dahası, insanı çözdüklerine inandıkları coğrafyayı özlüyorlar hemen her gün.

Samancı, konuşmak isteyen ve dertlerini dökmeye niyetlenen anlatıcı karşısında, koca karınlı kenti dinleyici gibi konumlandırıyor. Ancak kent de susmuyor, insanları bir araya getirirken ayrıştırıyor da. “Suçlarını denize kusup denizi bile kirletenler, insanları tek renge boyayıp kör dövüşü yaptırırken sırra kadem basıyor, ay çekirdeği tüküren erkekler canavara, kadınlar da satılık koyunlara dönüşüyordu” cümleleri, koca karınlı kentte sıradan bir günü yansıtıyor anlatıcının gözünden. Memleketinden aklında kalanlar, yaşadığı kent ve zihnindeki sorular, anlatıcı için kendi acısının labirenti haline gelirken sanki hep aynı günleri, aynı mevsimi yaşadığını hissediyor.

 

HIRPALANAN BİR YAŞAM

Samancı’nın anlatıcı kahramanı da onun arkadaşları da bir konuda hemfikir: Yaşadıklarını sanırken aslında hiç yaşamadıkları… Özellikle çabucak büyüdüklerinde geriye dönüp bakınca bunun ayırdına varıyorlar. Böylece roman bizi bir yere daha götürüyor; zamanın, insan üstündeki yıkıcı etkisine… Süregelen duruma ister varoluşçu ister kötümser bakış deyin ya da hiçbir isim vermeyin, olan bu.

Romanın anlatıcısı, çocukluk evresini, onu büyüten acılar ve sorumluluklar yüzünden hızla geçiyor. Göç ettiği kentte, en az memleketindeki kadar mücadele vermesi gerektiğini kavraması bir yana, karıştığı kovalamacalar, hasret ve aşkla sağa sola savruluyor. Aslında bunu koca karınlı kentle sınırlamamak lazım, bütün yaşamı böyle bir hırpalanmayla geçiyor. Samancı’nın anlattığı hikâye, bu bakımdan çok tanıdık; yazar, kahramanlarının geldiği kültürle içine düştüğü ortam arasındaki benzemezlik ve çelişkileri bir arada veriyor.

Peki, Koca Karınlı Kent nasıl nitelenebilir? Göç romanı? Aşk romanı? Kimliğin romanı? Kayboluş veya direniş romanı?..

Tek başına hiçbiri yeterli değil. Koca Karınlı Kent, yukarıda sayılanların hepsinin romanı.

 

Koca Karınlı Kent / Suzan Samancı / Ayrıntı Yayınları / 160 s. 

Cumhuriyet İMECESİ